


COVID19’un hayatımıza girmesi ile birlikte sivil toplumun, sosyal sorumluluğun önemi daha fazla artmaya başladı. Biz de bu sebeple bu hafta, sosyal sorumluluk faaliyetleri ve bu alanda uzmanlaşmayı ele almak istedik.
Alanında uzman, kurumsal sosyal sorumluluk noktasında da çok deneyimli ve birçok projede yer almış 3 isim; Köy Okulları Değişim Ağı Derneği (KODA) Kurucusu ve Genel Koordinatörü Mine Ekinci, Danışman Deniz Sungurlu ve Keçi Events Kurucusu Arzu Özarı Semiz’e çok teşekkür ediyoruz.
Her 3 katılımcımıza da şu soruları ilettik:
Sivil toplum kuruluşuna liderlik eden kişide / kurumsal sosyal sorumluluk yöneticisinde sizce hangi karakteristik özellikler bulunmalı?
Sorumlu olduğunuz rolün mutlu eden yanlarından ve zorluklarından bahsedebilir misiniz?
Ülkemizde sosyal sorumluluk alanının yeterince bilinçlenilmediğini düşünüyoruz.
Hem şirketlerin daha çok dikkatini çekmek hem de bireylerin bu alanlara daha çok yönelmesini sağlamak için sizce ne tür çalışmalar yapılmalı?
Bu alana yönelik eğitimler var mı? Eğitim dışında kişiler kendilerini nasıl geliştirebilirler?
COVID19, sosyal sorumluluk süreçlerini sizce nasıl etkiledi?
Bu alanda tavsiye edebileceğiniz bir kitap veya blog önerinizi alabilir miyiz?

1) İlk olarak dirayet diyebilirim. Çünkü çok inişli çıkışlı süreçler olabiliyor. Bu inişlerin yaşandığı süreçlerde ayakta kalmak, hem kendini hem de çevrendeki insanları motive edebilmek çok önemli. Bununla bağlantılı olarak esnek olmak da önemli. Sosyal alanda çalışırken her zaman beklenmedik şeyler olabiliyor. Planla ilgili bir hata olabilir, koşulların değişmesinden dolayı yaşanan aksaklıklar olabilir… Sonuçta insanların hepsi biricik ve topluluktan topluluğa birçok şey değişebiliyor. Dolayısıyla alanda sürekli bir değişim hakim. Bu noktada esnek kalabilmek, değişen sonuçlara uyum sağlamak önemli oluyor. Tüm bu süreçte de esnek olup, belirsizlikle mücadele edip, dirayetli olmaya çalışırken adanmışlık veya tutku gibi bize ekstra enerji veren ve çalıştığımız meseleyle duygusal bağımızı sağlayan bir şey varsa; kendimizde yola devam etmek için daha kolay güç bulabiliyoruz.
Son olarak, sosyal beceriler kısmı önemli. Sivil toplum sürekli olarak insanlarla beraber iş yapmak demek. Dolayısıyla sosyal becerilerin de gelişkin olması gerekiyor. Süreçleri ne kadar katılımcı yürütebilirsek sonuçlar da o kadar başarılı oluyor. Hem toplulukta herkesin meseleyi sahiplenmesi açısından hem de faydalanıcıların katılımcılığı noktasında da yapılan işlerin gerçek bir etki yaratması açısından katılımcılık meselesi de çok önemli diye düşünüyorum.
2) Mutlu eden, çok güzel ve iyi insanlarla tanışma ve beraber çalışma fırsatım oldu. Birçoğu arkadaşım oldu. Normalde başka bir iş yapıyor olsam muhtemelen bu insanların çoğuyla hiç yolum kesişmeyecekti. İyi bir şeyler yaptığınızda, bir mıknatıs gibi, iyi insanları çekiyorsunuz gibi geliyor bana. İnsanın hayatına başka insanlar katması da en büyük zenginlik bence. Köy Okulları Değişim Ağı Derneği’ndeki (KODA*) dayanışma içinde çalışma hali, işleri ortaklaşa yapmak yine beni mutlu eden bir diğer şey. Desteklenmiş hissediyorum kendimi hep.
Üzüntü, sıkıntı olsa bile başka işlere göre daha farklı olduğunu düşünüyorum. İnsan boşluğa, anlamsızlığa düşmüyor zorlu süreçlerde de. Bir de sonuçları görmek çok motive edici oluyor. Yapılan işlerin ufak da olsa sonuçlarını görmek veya daha uzun vadede daha büyük etkilerini görmek çok tatmin edici oluyor. Çünkü insan işi yaparken bunun sonuçlarını ve etkisini fark edemeyebiliyor ancak yaptığın işlerin sonuçlarını gördüğünde çok mutlu oluyorsun. Bu kapsamda da saha ziyaretleri, öğretmenlerle bir araya gelmelerimiz beni çok mutlu ediyor.
En çok zorlayanlar da… İlk olarak bunda da insan ilişkisi diyebilirim. Bir yandan mutlu ediyor bir sürü mutlu ve güzel insanla tanışmak. Ama bir yandan da bu kadar fazla insan ilişkisini paralelde yürütmek zorlayıcı bir şey. O ilişkilerde mutlu etmeyen bir şey olduğunda çok demoralize eden bir şey haline dönüşüyor.
Yine insan ilişkileriyle bağlantılı, kapsayıcı olmaya çalışırken bir yandan da kişinin kendi değerlerini ve kurumun değerlerini koruması zor olabiliyor. Bu ikisi arasında gerilim olduğu zamanlar zorlayıcı oluyor.
Finansman meselesi var bir de. Her şeyi minimum kaynakla yapmaya çalışmak çok zor. Önümüzü hiçbir zaman tam olarak göremiyoruz ve gelecek belirsiz. O belirsizliği kanıksamak gerekiyor devam ederken. Sabit bir finansman olduğu zaman da kurumun bağımsızlığını korumak zor olabiliyor sivil toplum kuruluşları açısından.
Yine finansmanla bağlantılı olarak, özellikle kaynakların dağıtımında adalet gözetmek zorlayıcı bir şey. Hem profesyonel çalışan hem de gönüllü çalışan bir ekip var. Buradaki kaynak dağıtımını sağlamak ve burayı hep adaletli sürdürebilmek çok zor.
Son olarak, alan çok hareketli ve değişime açık bir alan. Bu hareketlilik içinde çalışırken insanın kendini kaybetmemesi çok zor. Kendine zaman ayırmak, durup “ne hissediyorum” diye sorgulamak zor olabiliyor.
3) Kurumsal sosyal sorumluluk şu anda Türkiye’de ya iletişim pazarlama departmanları tarafından yapılıyor ya da insan kaynakları departmanları tarafından yapılıyor. Çok az kurumun bildiğim kadarıyla sürdürülebilirlik, sosyal sorumluluğa dair ayrı kendi içlerinde departmanları, bu işlerle ilgilenen ayrı çalışanları var. Bu da aslında sosyal sorumluluğun şirketler tarafından ne kadar araçsal gözüktüğünü bize gösteriyor. Ya çalışanların aidiyetini bağlılıklarını artırmak için bir araç olarak kullanılıyor ya da müşteriye karşı şirketle alakalı belli bir algı yaratmak adına yapılıyor.
Bu paradigmadan tamamiyle çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Hem bireylerin, hem kurumların dünyaya dair, topluma dair de sorumlulukları olmalı. Bu böyle yandan ve araçsal, normal işin yanında yapılan, teferruatı olan ya da başka bir şeyin aracı olarak yapılan bir şey değil; gerçek toplumsal etkiyi, sosyal etkiyi, toplumsal değişimi/sistem değişimini hedefleyen işler olmalı. Bu ciddiyette ve stratejik bir şekilde yapılması gerektiğini düşünüyorum kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin.
Burada sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapmak işe yarayabilir, o alanda uzman olmayan, belki yeterince kaynak ayırması mümkün olmayan şirketler için özellikle. Ve/veya kendi alanlarıyla bağlantılı işlerde de şirketlerin daha fazla başarılı olması mümkün diye düşünüyorum.
Sosyal sorumluluk adı altında bir şeyler yapan şirketlerin birçoğu ya bir eşya toplayıp, genelde eski eşyaları toplayıp, bir yerlere gönderiyorlar ya da yılda bir gün, birkaç gün gönüllülük yapıyorlar. Bunlar çok yetersiz. Başka bir şeylerin aracı olarak faydalı olabiliyor şirketler belki ama yarattıkları sosyal etki açısından hakikaten bu çok minimumda bir etki oluyor. Belki şirketler de gönüllülük yaptıklarında kendi çalıştıkları alanlarda işler yaparlarsa ya da daha “yardım” türü şeyler olduğunda yine kendi alanlarında ürettikleri ürünleri ve hizmetleri sosyal faydaya dönüştürme bakış açısıyla bakarlarsa yapılan işlerin daha fazla etki yaratabileceğini düşünüyorum.
4) Ashoka Vakfı, sosyal girişimciliği destekleyen bir vakıf. Dünyanın birçok yerinde binlerce sosyal girişimciyi destekliyorlar. Sosyal girişimlerle, sistem dönüşümleriyle bağlantılı birçok kaynakları var. Hem Ashoka Global hem de Ashoka Türkiye takip edilebilir. Yine yurt dışında, Schwab Foundation, Skoll Foundation var.
Türkiye’ye geldiğimizde Sosyal Kuluçka Merkez, TED İstasyon, Sosyal İnovasyon Merkezi, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi ve TÜSEV takip edilebilir.
5) Pandeminin bence üç temel etkisi oldu soysal sorumluluk alanına. Birincisi kaynaklarla ilgili. Zaten sosyal sorumluluğu birçok şirket daha detay bir iş olarak gördükleri için, onların çok merkezlerinde olan veya stratejik gördükleri bir iş olmadığı için mevcut ekonomik durumda öncelikli kesintileri bu alanlardan yaptılar. Bu yüzden birçok sivil toplum kuruluşunun kaynaklarında eksilme oldu. Zaten normalde çok belirsizlikle yaşıyoruz, şimdi o alan daha da belirsiz olmuş oldu. Finansman kaybolmadıysa bile gecikmeler olabiliyor bu dönemde. O zor bir süreç herkes için.
İkincisi tabii ki yüz yüze saha faaliyetleri iptal edilmek durumunda kaldı, o çok büyük bir değişim yarattı. Olumlu yönden dijitali daha iyi kullanabilir oldu sivil toplum kuruluşları. Öyle bir değişim var.
Üçüncü olarak da böyle bir pandeminin yarattığı koşullarda belli alanlara yönelme ve yoğunlaşma oldu, bu maske dağıtımı olabilir, gıda dağıtımı olabilir. Biraz belli alanlara yoğunlaşılmış oldu. O alanlara yoğunlaşılması bir yandan çok normal tabii ki ama bir taraftandan da bütün bunlar olurken normalde sosyal sorumluluk alanına giren çalışmalara olan ihtiyaç azalmadı. Birçok kırılgan gruplar daha çok etkilendiler pandemiden. Bu sebeple oradaki ihtiyaçlar devam ediyor. Özel gereksinimli çocuklar olabilir, mülteciler olabilir... Bir anda oradaki odağımızı başka şeylere kaydırmış gibi olduk bu durumda. Oysa bütün bu grupların böyle dönemlerde daha bile fazla desteğe ihtiyacı var. Bu açıdan herkesin odağının belli konulara yönelmesinin biraz tedirgin edici bir tarafı var.
6) Bu alanda tavsiye edebileceğiniz bir kitap veya blog önerinizi alabilir miyiz?
Stanford Social Innovation Review e-bülteni takip edilebilir.
*KODA, 2016 Köy Okulları Değişim Ağı Derneği, köylerde çalışan, motivasyonu yüksek öğretmenler ile onlara destek olmak isteyen gönüllülerin değişim yaratmak amacıyla bir araya geldikleri sosyal girişimdir. Dernekten ve faaliyetlerinden daha fazla haberdar olmak için www.kodegisim.org web adresini ziyaret edebilir veya @kodegisim sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz.

1) Kurumların sosyal alanda bir sorumluluk sahibi olduğuna inanan bir kişi olmalı öncelikle. Kurum kamu, özel sektör veya sivil toplum kuruluşu olabilir. Kurumların kendi çalışma alanlarında iş yaparken toplumsal yarar gözetmesi, en azından zarara neden olmaması için yapması gerekenleri görmek ve uygulamak için kararlı bir insan olmalı. Bu da öncelikle kendi adına sorumluluk sahibi bir insan, bütüncül olarak bakabilen ve büyük resimdeki dengeleri, dinamikleri içten bir ilgiyle analiz edebilen bir insan profilini getiriyor. Çözüm odaklı yaklaşan, bu çözümü sistem yaklaşımıyla kurgulayabilen, çözümün paydaşlarını, parçalarını ve adımlarını tanımlamak ve uygulamak becerisini, sabrını, kararlılığını gösterebilen bir kişiden söz ediyoruz. Kurum için tanımladığı sosyal sorumluluklara yönelik çözüm odaklı fikirler üretmek, bu fikirleri projelendirmek, daha sonra da çözümün paydaşlarını seçip ikna ederek birlikte uygulamak. Burada sosyal sorumluluk için ayrılacak finansal kaynağın kuruma direkt bir kar getirmesi olasılığının çok düşük olduğunu da hesaba katarsak ikna sürecinde çok sağlam bir hazırlık ve sebat gerekir**.** Kolay bir iş olduğunu kim söyleyebilir? Ama eğer bu kişi yaptığı işin doğruluğuna içten inanmışsa, başarının vereceği tatmin iş hayatında zor bulunan cinsten bir tatmin!
2) Uzun yıllar sosyal sorumluluğunu eğitim alanında, özellikle de eğitime erişmesi zor olan gruplara erişerek uygulayan bir şirkette çalıştım. Sivil toplum, devlet ve özel şirket üçlüsünü bir araya getiren projeler üretip uyguladık. Farklı iş kültürlerini bir araya getirip uyum içinde çalışmak kolay değil. Ama gördüm ki, insanların içinde iyilik yapmak, bir katkıda bulunmak için içten bir istek hep var. Birlikte çalıştığım kişilerle güven ve dostluk içinde iş yaparak on binlerce kişiye ulaşan çalışmalar yaptık, bundan çok zevk aldım ve ömür boyu süreceğini umduğum dostluklar kazandım. Ama esas beni besleyen, değer kattığımızı umduğum gençlerle bir arada olmak, onların gözlerindeki umudu ve kendine güven ışığını görmek oldu.
3) Burada talebi yaratan, toplumun ve kişilerin kurumlardan sosyal fayda gözetilmesini talep etmesi. Bu yönde özel şirketlere yönelik somut bir talebin oluştuğunu, şirketlerin ‘başarı’ tanımına sosyal faydaya yönelik çalışmalarını da dahil etmek gereğini gördüklerini gözlemliyoruz. Kurumların topluma, doğaya, yereldeki paydaşlarına zarar getireceği ortada olan uygulamalarına karşı durulduğunu, böylece kurumların çözüm aramaya zorunlu kaldıklarını gördüğümüz pek çok örnek var. Kurumsal sosyal sorumluluk alanında uzmanlaşmış kişilerin bu ortamda somut, tepkisel olmanın ötesinde uzun vadede herkesin kazanacağı çözümler üreterek, bu çözümleri diğer kurumlara ilham olabilecek şekilde sunarak ilerlemeleri gerekir. Ek bir konu olarak özellikle gençlere yönelik proje yarışmaları ve fonlar görüyoruz, bunu da çok faydalı görüyorum.
4) Kurumsal sosyal sorumluluk uzmanı temelde proje veya program tasarlayıp uygulayarak iş yapar. Bu nedenle Program veya Proje Yöneticiliği’ne yönelik sertifikasyon eğitimlerini öneririm. Çok farklı mesleki eğitimlerden gelen insanların bir arada çalıştığı renkli bir insan grubu, genelde insan canlısı, iyi niyetli insanlar bir arada çalışıyor. Bu alanda çalışanların genel anlamda dünyadaki gelişmeleri bilinçle ve yakından takip etmeleri gerekir. Yabancı dil çok önemli, dünyadaki yeni uygulamaları takip etmek, yurtdışından paydaşlarla çalışmak büyük fark yaratıyor. Yapılan projelerde ise projeye özgü uzmanlarla iyi bir iletişim içinde çalışabilmek gerekli. Bir yandan da hızla dönüşen bir konudur. Örneğin ilk başlarda kurumların özellikle basına da ilginç gelebilecek konularda konulardaki küçük projelere fon dağıtarak yürüttüğü çalışmalar varken, yıllar içinde kurumların esas çalışma alanlarından yola çıkarak uzun dönemde değer katmayı hedefledikleri programları kendi ekipleriyle yürüttükleri çok daha kapsamlı ve etkili bir yaklaşıma doğru bir evrim var. İş geliştirme becerileri kullanılarak doğru iş ortaklarını seçmek, bütünsel sistem yaklaşımıyla projenin toplumun gereksinimlerine göre tasarlanıp yürütülmesi, yapılan çalışmaların sonuçlarının toplumla ilham verici bir şekilde paylaşılması için etkin iletişim becerileri de gerekli.
5) Sosyal sorunlar arttı, dolayısıyla kurumların sorumlulukları arttı, ama finansal kaynaklar azaldı! Paydaşları bir araya getirmek zorlaştı. Yaratıcı ve bu dönemin sanal olanaklarla yürütülen koşullarına uygun yeni yaklaşımlar gerekiyor. Açık zihinlere, yaratıcı ve kararlı insanların emeğine ihtiyaç var.
6) Bu alanda başarılı olduğunu gördüğünüz kurumların yıllık faaliyet raporlarındaki ilgili kısımları okumak çok öğretici olabiliyor. İlgi alanınıza göre Birleşmiş Milletlerin (https://news.un.org/en/) paydaş olduğu programları izlemeyi öneririm. Dünya Ekonomik Forumu (WEF, https://www.weforum.org) ilginç platformlar yönetiyor. Uluslararası bir alan, üniversitelerin yayınlarını takip edebilirsiniz. Bir örnek olarak Stanford Social Innovation Review verilebilir.

1) Kurumsal Sosyal Sorumluluk yöneticisi her şeyden önce “iyi kalpli” ve “vicdanlı” olmalı. Ben doktorluk, öğretmenlik gibi bu alanda çalışacak insanların da içgüdüsel olarak “iyilik” yapmak üzere dünyaya geldiklerini hissettiren bir “dürtü”ye sahip olmaları gerektiğine inanıyorum. Bu iş kolu ile ilgilenecek kişilerdeki en önemli diğer özellikler ise şöyle sıralanabilir; empati, yaratıcılık, ekip ruhu, azim.
Bir çocuk, empatiyi “kalbinin kulağı olması” olarak tanımlamıştı ve ben çok etkilenmiştim bu tanımlamadan. Ancak kalbinde kulağı olanlar karşı tarafın yerine kendini koyabilir ve onun duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını içten hissedebilir. Empatiden, hoşgörü, sevgi, saygı ve vicdan doğar.
2) Ben 27 senedir iş hayatındayım. 11 sene kurumsal hayatta Turkcell, Nokia Mobile Phones, Türkpetrol gibi markalar için pazarlama iletişimi ve kurumsal iletişim projeleri üreten bir yöneticiydim. Daha sonra da kendi event şirketimde pek çok kurumsal sosyal sorumluluk projesi organize ettim. Ben kendimi bildim bileli iyilik yapma dürtüsü olan biriyim. Enerjimin, yaratıcılığımın ve mutluluğumun iyilik projelerinde ekstra arttığını hissediyordum son yıllarda. Özellikle pandemi döneminde bu his zirveye ulaşınca, şirketim Keçi Events’de sadece toplumsal fayda/değişim sağlayan, insanların enerjisini yükselten iyilik ve sanat projeleri üretme kararı aldım.
İyilik yapmanın insanı mutlu ettiğini kanıtlayan bilimsel veriler var. İyilik yaptığımızda vücudumuzda serotonin salgılanır. İyiliği yapanda da, iyilik yapılanda da, bu sürece tanıklık edende de bu hormon yükselir. Ayrıca, oksitoksin üretimi de sağlanır ve bu hormon sayesinde de sosyal bağlarımız kuvvetlenir, rahatlarız ve kendimize güvenimiz artar.
Ayrıca, iyilik bulaşıcıdır. Çevrede oluşan mutluluk halkaları suya atılmış taşın yarattığı halkalar gibi çoğalarak büyür.
Kurumsal sosyal sorumluluğun zor değil ama hassas noktaları var. Öncesinde bolca araştırma yaparak bu hassas noktalar tespit edilmeli ve karşı tarafı rencide edecek ince çizgilere basılmamalı. Bazen tek bir kelime bile toplumda hassasiyet yaratabiliyor. Çok dikkatli olunmalı.
3) Sosyal sorumluluk bilinci çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara aşılanmalı.
İyi kalpli, empati yapabilen, insanları, hayvanları, doğayı seven çocuklar yetiştirmeli. Bu duygularla ve bilinçle büyüyen çocuklar, doğal bir içgüdü ile topluma faydalı işler yapmaya başlıyor. Direkt çalışma alanı bu olmasa bile şahsi olarak sosyal girişimci, gönüllü olarak STK’larda çalışıyor, ya da çalıştığı kurumlarda sosyal sorumluluk projelerine öncülük ediyor.
Ben şahsen, okullarda “Çocuklarda ve Gençlerde Sosyal Sorumluluk Bilinci Geliştirilmesi” başlığında bir ders olmasını öneriyorum ve bu konuda bir çalışma yapmayı planlıyorum.
Şirketlerdeki kurumsal sosyal sorumluluk projelerini değerlendirecek olursak, konu aslında çok net. Her şirketin kendi kurumsal değerlerini ifade eden alanlarda projeleri olmalı. Artık pazarlama iletişiminin en etkili yolu “hikaye anlatmak”. Reklam çoktan etkisini yitirdi. Artık ”reklamı atla” dönemindeyiz. Tüketiciler ürünün kalitesi kadar, nerede, hangi koşullarda, hangi malzeme ile ve kimler tarafından üretildiğine önem veriyor. Ürünün içinde hikaye arıyor.
Hikayesi olmayan şirketler itibar yaratamıyor. Aynı zamanda bu hikayenin sürdürülebilir olması gerekiyor. Hikayenizi fark edilir ve sürdürülebilir anlatmak için en etkili yöntem ise değerlerinizi içeren, toplumsal fayda/değişim sağlayan projeler.
Kurumlar tek başına bir yere kadar etkili olabiliyor. STK’lar, dernekler, vakıflar, kamu kuruluşları bir arada hareket ederek, daha geniş katılımlı ve etkisi büyük işler yapabilir. Böylece daha geniş kitlelerin ilgisi çekilir ve farkındalık oluşur.
4) Benim bildiğim ve takip ettiğim bir eğitim yok. Ancak bu alanda çalışmak isteyen kişiler öncelikle gönüllü olarak vakıfların, derneklerin projelerine katılıp kendi içindeki duyguyu keşfedebilirler. Bu konu “iş” olsun diye yapılabilecek bir konu değil çünkü. İyi kalpli olmayanlar bu konuya “kariyer etiketi altında” hiç bulaşmasın.
5) Sağlığın, sağlığımız için çalışanların, dayanışmanın, paylaşmanın, ailenin, sevginin, mutlu geçen anların, yaşlıların, hayvanların, doğanın, çevrenin, bir arada ve birlik olmanın önemi yeniden keşfedildi. Kaynakların doğru tüketiminin hassasiyetini kavradık. Özümüze ve doğaya dönerek ekmeğimizi bile kendimiz yapmaya başladık. Sonu gelmeyen tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirdik. Evden çıkmayınca dolapta yığınla duran kıyafetlerimiz gözümüze battı mesela. Azaltmaya, fazlasını paylaşmaya, tüketimi bilinçli bir şekilde sınırlandırmaya başladık. Pandeminin tüm dezavantajlarının yanı sıra “sürdürülebilir bir iyilik dönemi” başlatmış olmasını diliyorum. Doğa bize mesajını verdi. Şimdi bu bilinçle hareket etme zamanı.
6) Bu alanda tavsiye edebileceğim bana göre en ilham verici web sitesi
www.farkyaratanlar.org. Türkiye’de toplumsal sorunlara yenilikçi çözümler üreten sosyal girişimcileri, aktivistleri ve değişim aktörlerini bir arada görebileceğiniz, hikayelerinden ilham alabileceğiniz bir web sitesi.
Sabancı Vakfı tarafından desteklenen Fark Yaratanları yakından tanımak insanı mutlu ediyor, umutlandırıyor. Umarım bir gün ben de Fark Yaratan olurum.