


Çevresel sürdürülebilirlik, doğal kaynakların korunmasını ve ekosistemlerin sağlığını sürdürmeyi amaçlarken, ekonomik sürdürülebilirlik, ekonomik gelişmenin, çevre ve toplumsal refahın korunmasıyla uyumlu olmasını hedefler. Sosyal sürdürülebilirlik ise toplum içinde eşitlik ve adaletin sağlanmasını amaçlar. Bu üç boyut birbirine bağlıdır ve sürdürülebilir bir gelecek için hepsinin dengeli bir şekilde ele alınması gerekir.
Tarihçe
Doğal kaynakların korunması ve dengeli kullanımı konusunda eski uygarlıklar ve kültürler arasında önemli ilke ve yöntemler söz konusuydu. Sürdürülebilirlik kavramı daha çok geleneksel bilgiler ve doğayla uyumlu yaşam tarzlarıyla ele alınmıştı.
Eski tarım toplulukları, toprağın verimliliğini korumak için çeşitli yöntemler geliştirmişler, nöbetleşe ekim ve farklı bitkilerin bir arada yetiştirilmesi gibi tekniklerle, toprak erozyonunu ve topraktaki mineral kaybını önlemeye çalışmışlardı. Antik dönemde Mısır, Mezopotamya ve Roma gibi uygarlıklar, su kaynaklarını etkin bir şekilde yönetmek adına karmaşık sulama ve kanal sistemleri kurmuşlardı. Bazı eski topluluklar, ormanların aşırı kesilmesini önlemek ve sürdürülebilir enerji kaynağı sağlamak amacıyla orman yönetimine dair kurallar oluşturmuştu. Geleneksel toplumlar genellikle avlanma ve balıkçılıkta sürdürülebilir yöntemler kullanarak, aşırı avlanmayı ve ekosistemlerin tahribatını önlemeye çalışmışlardı. Birçok yerli halk, doğaya saygı duyarak doğal kaynakların korunmasını, kendi kültürel ve inanç sistemleriyle bütünleştirmiş ve kaynakları gelecek nesiller için korumayı ilke edinmişti.
Antik Yunan filozofları doğa üzerine yoğun olarak düşünmüşler, Thales, Anaksimandros ve Herakleitos gibi doğa filozofları, evrenin ve doğal dünyanın temel ilkelerini anlamaya çalışmıştı. Stoacılar ve Epikürcüler insanların doğal dünyayla nasıl etkileşimde bulunması gerektiği konusunda görüşler sunmuştu. Aristoteles, doğal dünyanın bir düzen ve amaç içerdiğine inanıyordu ve bu düşünceler Ortaçağ boyunca etkili oldu.
Ortaçağ Avrupası’nda doğa üzerine düşünceler büyük ölçüde Hristiyan teolojisi tarafından şekillendirildi. Hristiyanlık, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini Tanrı’nın yaratısı olarak görme eğilimindeydi. Bu, doğal kaynakların kullanımını ve çevresel etik anlayışını etkiledi. Feodal toplum yapısı içinde, toprak sahipleri ve kilise, doğal kaynakların kullanımını kontrol ediyordu. Ormanlar, tarlalar ve su kaynakları üzerindeki kontrol, toplumsal ve ekonomik gücün bir göstergesi olarak kabul edilmişti.
Sanayi devrimi, insanlığın üretim ve tüketim biçimini kökten değiştiren bir dönem oldu. Bu devrimle birlikte, fosil yakıtların kullanımı arttı, üretimde makineleşme yaygınlaştı ve şehirleşme hızlandı. Bu gelişmeler, doğal kaynakların hızla tükenmesine ve çevre kirliliğinin artmasına neden oldu. Sanayi devriminin ardından, sürdürülebilirlik kavramı ilk kez 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıktı. Bu dönemde, bilim insanları ve düşünürler, insan faaliyetlerinin çevreye olan olumsuz etkilerini fark etmeye başladılar.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında, savaşın yarattığı yıkım ve kaynak kıtlığı, sürdürülebilirlik anlayışının önemini daha da artırmıştır. Savaş sonrası dönemde, hızlı endüstriyel gelişme ve artan tüketim, doğal kaynakların daha da hızlı tükenmesine yol açtı. Bunun sonucunda 1960'lar ve 1970'lerde, çevre hareketleri ve doğal kaynakların korunması için uluslararası çabalar arttı. 1987'de yayımlanan "Brundtland Raporu", sürdürülebilir kalkınmanın tanımını yapmış ve bu kavramı geniş kitlelere tanıtmıştır. Bu rapor, "gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmadan, kendi ihtiyaçlarını karşılama" olarak sürdürülebilir gelişmeyi tanımlanmıştır. 1992'de düzenlenen Rio Dünya Çevre Zirvesi, sürdürülebilirlik konusunda önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu zirvede, çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik boyutlarının entegre edilmesi gerektiğine dair geniş bir uluslararası uzlaşı sağlanmıştır.
Günümüzde ise etkileri giderek belirginleşen küresel ısınma ve iklim değişikliği sonucunda kavram yepyeni bir boyut kazanmış, gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için acilen harekete geçilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik
İklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması, su ve hava kirliliği gibi konular, tüm dünyada hükümetler, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları için öncelikli hale gelmiştir. Böylece, daha önceleri nispeten geri planda kalan "sürdürülebilirlik" konusu, artık neredeyse bütün uluslararası toplantıların ana gündem maddelerinden biridir. Sürdürülebilir kalkınmanın temel ilkeleri, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası anlaşmalarla güçlendirilmiştir. Bu anlaşma, küresel ısınmayı 2 derecenin altında tutmayı hedefleyerek ülkelerin karbon emisyonlarını azaltma taahhütleri içermektedir. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, 2030 yılına kadar dünya genelinde eşitsizlikleri azaltmayı ve çevresel bozulmayı önlemeyi amaçlayan geniş kapsamlı hedefler sunmaktadır.
Fakat bugün sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmaktan oldukça uzak bir noktada olduğumuz söylenebilir. Birçok ülke, ekonomik büyümeyi bu hedeflerin önüne koyuyor, özellikle, fosil yakıt endüstrilerine dayalı ekonomiler, karbon emisyonlarını azaltma taahhütlerini yerine getirmede yavaş davranıyor. Ayrıca, kısa dönemli politik hedefler, uzun vadeli çevresel taahhütlerle çatışıyor. İklim değişikliği gibi küresel sorunlar, uluslararası işbirliği ve koordinasyon gerektirirken ülkelerin farklı öncelikleri ve politikaları, etkili bir uluslararası işbirliğini zorlaştırıyor.
Bir diğer unsur, gelişmekte olan ülkelerin, çevresel projeleri finanse etmede zorluklar yaşaması. Gelişmiş ülkelerin finansal destek ve teknoloji transferini yeterli düzeyde gerçekleştirmediği görülüyor. Dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan ve iklim değişikliğinden daha fazla etkilenen düşük gelirli toplulukların ise bu sorunları çözmek için gerekli kaynaklara erişimleri sınırlı. Dünya genelinde hükümetler, işletmeler, örgütler ve bireyler arasında sürdürülebilirlik konusunda farkındalık ve anlayış eksikliği bulunuyor. Bu, çevresel politikaların ve sürdürülebilir uygulamaların benimsenmesini yavaşlatıyor. Ayrıca çevresel sorunlarının çözümünün yalnızca teknolojik boyuta indirgenerek işin sosyal, ekonomik ve politik boyutlarının gözden kaçırılması, iklim değişikliğini yavaşlatma konusunda iyimser bir rehavete kapılmaya yol açıyor. Oysa çevresel sorunların çözümü için elimizdeki teknolojiler yeterli değil. Yenilenebilir enerji ya da karbon yakalama teknolojilerine umut bağlanmış olsa da bu teknolojiler tek başlarına küresel ısınmayı durduramaz. Sürdürülebilirliğin hayata geçirilebilmesi için, tüm paydaşların - hükümetler, iş dünyası, sivil toplum ve bireylerin - işbirliği içinde bulunduğu bir paradigma değişimi gerekiyor.
Sürdürülebilirlik ve Greenwashing
Sürdürülebilirlik kavramının yaygınlaşmasına paralel olarak, özellikle şirketler veya hükümetler, gerçekten çevre dostu veya sürdürülebilir uygulamaları benimsemek yerine, çevreye duyarlı bir imaj çizme eğilimindeler. Bu durum, sürdürülebilirlik kavramının samimiyetini ve etkinliğini sorgulatan bir ifadeyle "greenwashing" olarak tanımlanıyor. Günümüzde giderek yaygınlaşan bu eğilim, kendini şu özelliklerle gösteriyor:
Gerçek Taahhüt Eksikliği: Greenwashing, şirketlerin veya kurumların gerçek sürdürülebilirlik uygulamalarını benimsemek yerine, sadece pazarlama stratejisi olarak çevreci bir imaj yaratmalarını ifade eder.
Yanıltıcı İletişim: Greenwashing, tüketicileri yanıltıcı bilgilerle kandırabilir. Örneğin, bir ürünün "çevre dostu" veya "yeşil" olduğu iddiaları, gerçek çevresel etkileri gizleyebilir veya abartabilir.
Sürdürülebilirliğin Sığlaştırılması: Greenwashing, sürdürülebilirlik kavramının yüzeysel ve basitleştirilmiş bir anlayışını teşvik eder. Bu, gerçek çevresel sorunların çözümüne odaklanmak yerine, halkın dikkatini basit ve etkisiz çözümlere çeker.
Regülasyon ve Denetimin Eksikliği: Sürdürülebilirlik iddialarının yetersiz denetimi, şirketlerin greenwashing yapmalarını kolaylaştırmaktadır. Bu, tüketicilerin ve yatırımcıların gerçekten sürdürülebilir uygulamaları ve ürünleri tanımasını zorlaştırır.
Uzun Vadeli Etkilere Odaklanmama: Greenwashing, genellikle kısa vadeli imaj geliştirme üzerine odaklanır ve uzun vadeli çevresel etkilere yeterince dikkat etmez.