


Okuma Süresi: 8 dakika
“Bilim neyi araştırır, bilimin araştırma nesnesi nedir?” sorusu, bir bilim felsefesi dersinin ilk sorularındandır. Bu soruyu yanıtlayacak olan bilim insanının düşünce performansı ise başta onun bir sosyal bilimci mi yoksa doğa bilimcisi mi olduğu ayrımından kaynaklanarak farklılaşacaktır.
Bir doğa bilimcisi genelde, kendisinin o nesneye bakmadığı anda davranışını değiştirmeyecek bir araştırma nesnesiyle ilgilenir. Daha kısa bir ifadeyle, doğa bilimcisinin araştırdığı nesne genellikle kendisine dışsaldır. Örneğin, dünyanın kendi etrafındaki dönüş hızını hesaplayan bir astrofizikçi, hesaplaması sırasında dünyanın dönüş hızını etkileyip etkilemediğini düşünme ihtiyacı hissetmeyecektir. Astrofizikçi kendisinden binlerce sene önce var olmuş olan ve süregiden bir gerçekliği açıklayacak, bir yörüngeye uydu yerleştirileceği sırada da işimize yarayacak hesapları bize titizlikle sağlayacaktır.
Böylece doğa bilimcisi bize şeylerin nihai doğasını sunmayı vaat edebilecektir. Zira doğa bilimcisinin uğraşı hep orada duran, var olmuş bir doğanın gizemini çözmek, onun yasalarını tanımlamak üzerinedir. Eğer doğaya dair bir şeyi bugün bilemiyorsak, gözlem araçlarımız yetersiz olduğundandır. Araştırma nesnemizi gözlemleyebilecek teknolojiye ulaştığımızda da doğaya ait tüm sırlar kendilerini açığa vuracaklardır. Bugün gözlemleyemediğimiz kuramsal nesneler yarın gözlemlenebilir olacaktır.
Görülüyor ki, teknoloji ilerledikçe bugün bilemediklerimizi bilebileceğimize veya bugünün teorik nesnelerinin yarın gözlemlenebilir olacağına dair kati inanç, öncelikle zaman-dışı bir bilginin veya bilgi sisteminin var olduğu varsayımına dayanır. Dolayısıyla bilim, genellikle bu zaman-dışı bilgi sisteminin keşfi üzerine çalıştığını iddia eder ve nesnellik iddiasını da büyük oranda buradan kazanır.
Öyleyse, bir sosyal bilimciden de benzer bir vaadi bekleyebilir miyiz? Bu sorunun yanıtını düşünmeden önce, sosyal bilimcinin araştırma nesnesinin ne olduğu sorusu karşımıza çıkar. Sosyal bilimcinin araştırma nesnesi insan, insan grupları ve insanların üzerinde hareket ettiği (dil, kültür gibi) yapısal alanlardır. Bu cevap, peşinden bir soruyu daha çekiştirir. Sosyal bilimcinin araştırdığı dünya kendisine dışsal mıdır? Daha açık sorarsak, bir sosyal bilimci insana dair veya insanı ilgilendiren kuramını oluşturduğu sırada insanlardan etkilenir mi? Kuramını geliştirdiği sırada zaten insana dair varsayımlara sahip midir? Madalyonun diğer tarafındaki soru ise sosyal bilimcinin hipotezinin, üzerine bir varsayımda bulunduğu insanı veya yapıyı etkileyip etkilemediğidir. Gözlem nesnesi araştırmacıdan etkileniyorsa, nasıl nesnel bir çıkarımda bulunabiliriz? Bu noktada soruyu daha kapsayıcı bir biçimde sormak mümkün hale gelir: İnsanla alakalı varsayımların ve çıkarımların zaman-dışı olması mümkün müdür?
Michel Foucault, 1975 yılında yayınladığı Surveiller et punir: Naissance de la prison (Türkçe: Hapishanenin Doğuşu) isimli kitabında, bu soruların cevaplarını derinlemesine düşünebilmemiz adına bir teşvikte bulunur. Fransa Kralı XV. Louis’ye, Robert-François Damiens tarafından bir suikast girişiminde bulunulur. Kral ölmez fakat Damiens kral katili olarak yargılanır ve idam cezasına mahkûm edilir. Damiens için çıkan karar şöyledir:
“Damiens, 2 Mart 1757’de, Paris kilisesinin cümle kapısının önünde suçunu herkesin karşısında itiraf etmeye mahkûm edilmişti; buraya elinde yanar halde bulunan iki libre ağırlığındaki bir meşaleyi taşıyarak, üzerinde bir gömlekten başka bir şey olmadığı halde, iki tekerlekli bir yük arabasında götürülecekti; sonra aynı yük arabasıyla Grevé Meydanı’na götürülecek ve burada kurulmuş olan darağacına çıkartılarak memeleri, kolları, kalçaları, baldırları kızgın kerpetenle çekilecek; babasını (kralı) öldürdüğü bıçağı sağ elinde tutacak ve kerpetenle çekilen yerlerine erimiş kurşun, kaynar yağ, kaynar reçine ve birlikte eritilen balmumu ile kükürt dökülecek, sonra bedeni dört ata çektirilerek parçalatılacak ve vücudu ateşle yakılacak, kül haline gelecek ve küller rüzgâra savrulacaktı” (Foucault, 2017; 33).
Bu ceza, monarkın mutlak iradesine karşı işlenen bir suçun cezasıdır. Günümüzün insan-merkezli, insan için düzenlenen dünyasında böyle bir cezayla karşılaşmıyoruz. Bir eylemin veya düşüncenin suç olup olmadığı ve bir suçu cezalandırma yöntemi, en nihayetinde insana dair bir varsayımdan kaynaklanır. Bir suçu nasıl cezalandıracağımız fikri, belirli bir tarihsel anın verili tüm normlarıyla iç içedir. Nitekim 1757’nin Fransa halkı da bu idamı izler ve şahitlik eder. Böylece Foucault, ceza sistemlerini ve iktidar ilişkilerini bir tarihsellik içinde takip ederek bize bir noktada şunu söyler: İnsana dair varsayımlar zaman-dışı olamazlar, olsa olsa tarihsel olabilirler.
İnsan ve insan varoluşu, insanın simgesel düzenle -dille, kültürle, toplumsal yasalarla, yasaklarla, törelerle, geleneklerle, ritüellerle, iktidarla ve kurumlarla- kurduğu girift ilişkiyi içeren kompleks bir yapıdır. Özneler olarak düşünmeye her zaman bu simgesel düzen içerisindeki belirli bir konumdan, simgesel düzenin sağladığı kategoriler ve filtreleri kullanarak başlarız. Sosyal bilimcinin araştırma nesnesi de, kendisi de simgesel düzende hareket eden bu insandır.
Bu sebeple, bir taşın sürtünmesiz ortamda belirli bir yükseklikten bırakıldığında yere ne zaman düşeceğini ölçmekle, bir insan davranışını ölçmek, hatta insana dair olan herhangi bir duyguya (mutluluk, pişmanlık, aşk, sevinç, keder vb.) evrensel bir tanım getirmek arasında büyük bir determinizm, kesinlik ve belirsizlik farkı vardır. Doğa bilimleri mümkün mertebe deterministik, kesin ve isabetli olabilecekken sosyal bilimler daha az kesin, daha az deterministiktir ve belirsizliğe daha yatkındır.
Bir sosyal bilimciyi doğa bilimcisinden ayıran fark da buradan doğar. Sosyal bilimcinin şeyleri açıklama kabiliyeti ancak kendisinin de içerisinde bulunduğu simgesel düzenin ve girift ilişkilerin paralelinde gelişecek bir açıklamayla mümkün olabilecekken, doğa bilimcisinin buna çoğunlukla ihtiyacı yoktur. Bir doğa bilimci taşın yere ne zaman düşeceğini matematiksel bir formülle açıklayabilecekken, sosyal bilimcinin herkes için geçerli bir matematiksel mutluluk formülünü ortaya çıkarması mümkün değildir.
Böyle bir formülün hiçbir zaman ortaya çıkmayacak olması, sosyal bilim yapılamaz demek değildir. Basitçe, bu düşünce performansı bizi şuraya götürür: Doğa bilimcisi için insanların ne üzerinde uzlaştıklarının çoğunlukla bir önemi yokken, sosyal bilimci insanların uzlaşmalarıyla inşa edilmiş bir alan üzerinde hareket etmek durumundadır. Böylece, sosyal bilimin bilgi üretimi için “doğal” dünyanın önemi giderek azalır ve insanlar, onların eylemleri ve düşünüşleri ile bunları etkileyen/belirleyen sosyal faktörlerin önemi artar. Örneğin, “iki farklı ülkedeki popülist mesajlara uyan seçmenler benzer davranışları sergiler” hipotezini düşünelim[1]. İlk bakışta bize “x ağırlıkta bir taş yere y saniyede düşer” gibi bir hipotez olarak görünen bu ifadede popülist mesajın ne olduğu, seçmenlerin davranışlarını nasıl kategorize ettiğimiz gibi faktörler hali hazırda bir uzlaşımdır. Araştırmamızın sonucunda “popülist mesajlara oy veren seçmenler nevrotik davranışlar sergiler” sonucuna varmış olalım. Nevrotik davranışın neleri kapsadığı da yine biz insanlarca oluşturulmuş bir kategoriden başka bir şey değildir. Böylece sosyal bilim insana dışsal nesneleri değil; sosyal faktörleri, inşaları ve bunların insanla olan ilişkilerini inceler.
Sosyal bilimler ve doğa bilimleri arasındaki farkı çizebilmiş olsak da burada bir soru daha belirir: Araştırma nesnesi ona dışsal olan doğa bilimcisi de düşünmeye simgesel düzendeki belirli bir konumdan başlamaz mı? Sosyal inşalar, doğa bilimcisi için ne anlama gelirler? Bu tartışma için doğa bilimlerinin insana temas edebileceği alanlara bakmak daha aydınlatıcı olacaktır. Akıl hastalıkları üzerine çalışmalar veya genbilim çalışmaları bu alanlara örnek gösterilebilir.
Örneğin DNA, bugün giderek artan bir önemle yaşamın gizemini barındıran bir kod olarak kabul edilmektedir. Lilly E. Kay, Who Wrote the Book of Life?: A History of the Genetic Code isimli kitabında moleküler biyolojinin gen yorumlarını araştırır. Kay’in çalışması, bir doğa bilimcisinin yaklaşımının ona ne kadar dışsal olduğu konusunda bir tartışma ortamı sağlaması bakımından önemlidir.

Kay’in yorumuna göre, genetik kod en nihayetinde bir kod değildir; o daha çok nükleik asitler ve amino asitler arasındaki karşılıklı ilişkinin güçlü bir metaforudur. 1950’ler öncesinde moleküler biyoloji alanında bir kod veya enformasyon akla geldiğinde, bu genellikle bir metafor olarak düşünülür ve gen sözcüğüyle birlikte kullanıldığında tırnak içine alınırdı. Fakat Kay’e göre moleküler biyoloji “tekno-bilimsel fantaziler” tarafından aşıldıkça, bilginin söylemi proteinler olarak gen nosyonunu bilgi, dil, kod, mesaj ve metin olarak gen nosyonuna dönüştürmüştür (Bkz: Grafik 1). Nihayetinde tırnak işaretleri ortadan kalkmış ve genomik kodun kendisi, açıklanmak için moleküler biyolojinin teorik aygıtlarını ve materyallerini (yani teknolojiyi) beklemiş olan bir “Yaşam Kitabı” olmuştur.
Kay’in tartışmasında dikkatimizi çekmesi gereken nokta, doğa bilimlerine ait bilimsel açıklamaların da verili bir epistemolojik kültürün ürünleri olabileceğidir. Araştırılan olgu bilim insanına tamamen dışsal olduğunda bile, bu olguları gözlemlemek, anlamlandırmak ve tanımlamak için kullanılacak araçlar (örneğin yöntem, olgu tanımlarken kullanılacak dilin kendisi veya bilginin ne işe yarayacağı) zorunlu olarak bir “bilme kültürünün” o günkü zemininde aranacaktır. Böylece bilim insanı zaman-dışı bir bilgiyi açığa çıkarıyorsa bile zaman-dışı olmayan bilme ve yorumlama araçlarını kullanıyor olacaktır.
Sonuç olarak bilim, bugün hayatımızı bir kesinlik içinde sürdürebilmemizin en büyük anahtarıdır. Bu rolüyle bilim, aklımızın keçilerini bağlayabileceğimiz en sağlam kazık olsa da onun da bir zemine çakılı olduğunu unutmamak gerekir. Bu zeminin mahiyeti, değişen bir şey olup olmadığı, bir süre geçtikten sonra hala aynı yerde durup durmayacağı bilim felsefesinde bir tartışma konusudur. Bilime keyif getiren ve onu dinamik kılan da yalnızca çakılı kazığı ve ona bağlı olan ipleri değil, zeminin mahiyetini de tartışan bilim insanlarının sorgulamalarıdır.
KAYNAKÇA
Chakravartty, A. (2017) "Scientific Realism", Edward N. Zalta (ed.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy
Eisenstein, P. (2004) Visions and Numbers: Aronofsky's π and the Primordial Signifier, Todd McGowan and Sheila Kunkle (eds.), Lacan and Contemporary Film içinde s. 1-28.
Foucault, M. (2017). Hapishanenin Doğuşu. (7.Basım), M. A. Kılıçbay (çev.) Ankara: İmge Yayınları.
Kay, L. E. (2000). Who Wrote the Book of Life?: A history of the genetic code. Stanford University Press.
Ladyman J. (2002). Understanding Philosophy of Science. New York: Routledge
[1] Benzer bir araştırma için bkz: Obschonka, M., Stuetzer, M., Rentfrow, P. J., Lee, N., Potter, J., & Gosling, S. D. (2018). Fear, populism, and the geopolitical landscape: the “sleeper effect” of neurotic personality traits on regional voting behavior in the 2016 Brexit and Trump elections. Social Psychological and Personality Science, 9(3), 285-298.