


Toplumsal Yaşam ve Ekonomik Sürdürülebilirlik İçin Yeni Bir Yaklaşım
Barış Onur Örs
Talent Kavramının Kökeni
Bir Babil kavramının Helenleştirilmiş versiyonu olarak ortaya çıkan "talent" kelimesi, Antik Yunan'da ağırlığı tanımlamak için "talanton" olarak kullanılıyordu. Zaman içinde artan ticari faaliyetlerle birlikte kelimenin anlamı değişerek, bir ürünün değerini tanımlayan bir ölçü birimi hâline geldi ve para birimi olarak kullanılmaya başladı. Ortaçağda Latince'ye geçtiğinde ise soyut bir anlam kazandı. Artık para birimi olmaktan ziyade, beceri ile girişilen bir eyleme ya da işe karşılık gelmeye başlamıştı. Somut karşılığı olan, ölçülebilen maddi bir şeyden, ölçmesi epey güç olan maddi değeri ortaya çıkaran kişinin bilgisine ve hünerine işaret ediyordu artık. Günümüzde ise İngilizce'deki "talent", bir kişinin doğal yeteneklerini, becerilerini ve potansiyelini imliyor. Ama yine de bu kavramın ekonomik terminolojiden tam bir kopuş yaşadığını ifade etmek zor.
Talent'in ağırlık biriminden para birimine ve para biriminden insani bir özelliğe atıfta bulunan bir değere dönüşmesinde, İncil'de anlatılan "Talents" hikâyesinin önemli bir etkisi olsa gerek. Hikâyede yolculuğa çıkan zengin bir adam, servetini üç hizmetkârına emanet eder. Hizmetkârların yeteneklerine göre birinci hizmetkârına 5 talent, ikincisine 2 talent, üçüncüsüne de 1 talent verir. İlk iki hizmetkâr, talentlerini yatırıma dönüştürerek ikiye katlar. Üçüncü hizmetkâr ise talentini kaybetmekten korktuğu için onu toprağa gömer ve efendisi geldiğinde ona aynen teslim eder. Efendi döndüğünde, ilk iki hizmetkârın iyi yöneticiliklerini över ve onlara daha fazla sorumluluk vererek ödüllendirir. Üçüncü hizmetkârı ise girişim eksikliği nedeniyle kınar, talentini alıp artık 10 talent sahibi olan birinci hizmetkâra verir. Kâr elde edemeyen hizmetkâr, karanlığa atılır.
Bu hikâyede "talent" her ne kadar hâlâ bir para birimi olarak kullanılıyorsa da artık nitelediği maddi değerden çok, bu maddi değeri teslim alıp onu yatırıma dönüştürenlerin maharetini vurgulamaya başlamıştır. Bir nevi maddi değer ve insana has bir özellik, "talent" ifadesinde ortak bir anlam bulmuştur. Günümüze gelene dek kelimenin maddi kökeni unutulmuş ve özellikle her şeyin bireyselleşmeye başladığı Roma Dönemi'nden itibaren insanın bireysel becerilerini imleyen bir anlama bürünmüştür.
Günümüzde "talent" kelimesini kullanırken kelimenin maddi kökenini ya da ekonomik ilişkisini pek düşünmeyiz. Gündelik konuşmalarımızda bazılarımızın doğuştan sahip olduğu, bazılarımızın ise sahip olamadığı imrenilecek bir özellik olarak ele alırız onu. Ona sahip olmak adeta bir ayrıcalığa dönüşmüştür artık. Öyle ki “talent”imizi ne pahasına olursa olsun bulup ortaya çıkarmak ve sergilemek isteriz. Benzer şekilde onun yokluğu da asla kabul edemeyeceğimiz, yüzleşmesi güç bir üzüntü kaynağına dönüşür. Sonuçta pazardaki bir meyve sergicisi gibi olumlu özelliklerimizi gün yüzüne çıkarıp olumsuz özelliklerimizi tezgâhın ardına gizleme ihtiyacı hissederiz. Ya da "talent"in bir rekabet unsuruna dönüştüğü mevcut ekonomik sistemin selektif doğası içinde, bir yönetici ya da çalışan olarak başkalarının yaratıcı güçlerini baskılarken bulabiliriz kendimizi.
Guy Standing'in “yetenek ekonomisi” olarak ifade ettiği “talent”in ekonomik bir değer olarak görüldüğü sistem, bireylerin yaratıcılığını ve özgün düşüncelerini kullanma cesaretini kırmakta ve onları daha fazla maddi kazanç sağlayacak becerileri geliştirmeye yönlendirmektedir. Frank Furedi de benzer şekilde yaratıcılığın ve özgünlüğün talent kavramının piyasa odaklı yaklaşımıyla baskılandığını ifade eder. Bu yaklaşımlar, her ne kadar arkalara gizlenmiş olsa da “talent”in geçmişte sahip olduğu maddi ve ekonomik doğasını bugün de başka şekillerde sürdürdüğünü gösteriyor.
İncil'deki hikâyede “talent”, esasında bir yatırım nesnesidir. Var olan bir değeri olduğu gibi kabul edip aynen teslim etmenin, onunla sürdürülebilir bir ilişki kurmanın artık kabul görmediği bir çağa geçmiş olduğumuzu imleyen bir anlatıdır aslında Talents meseli. Kullanım değerinin yerine değişim değerinin öne çıktığı bir çağa geçişimizin anlatısı. Elimizdekileri koruyup tutumlu kullanmak artık yeterli olmayacaktır bu yeni çağda, sahip olduklarımızı yatırıma dönüştürmemiz ve değerlerini ikiye katlamamız istenmektedir. Aksi takdirde beceriksiz bulunup cezalandırılabiliriz.
Doğal varlıkların birer kaynak ve kullanılmayan kaynakların israf olarak görüldüğü, günümüzün hakim ekonomik düşüncesine denk düşer bu anlayış. Tıpkı doğada enerjiye dönüştürülemeyen suların, orman endüstrisine kurban edilememiş ağaçların, kendi başlarına bir yaşamı ve bu içkin değerleriyle gezegenimiz için özgün bir anlamı olduğunu düşünmeden; harekete geçirilemeyen potansiyellerin “israf” olarak adlandırıldığı gibi, yatırıma dönüştürülemeyen “talent”lerimiz de birer kayıp olarak görülmeye başlamıştır mevcut ekonomik paradigma içinde. Çünkü talent kavramı, kendine has ya da toplumca paylaşılan ortak bir değer olmaktan çok hâlâ bir yatırım nesnesi, hızı en hızlı tarafından belirlenmekte olan rekabetçi ekonominin hizmetine sunulmuş bir kaynak olarak görülmektedir.
Fakat günümüzde hem kavramın hem de iş yaşamının ve ekonomik düzenin evrimi devam ediyor.
Başka Bir "Talent"
İngilizce'de “talent”, doğuştan gelen bir eğilim veya potansiyeli ifade ederken, “skill” kelimesi ise genellikle zaman içinde öğrenilen veya geliştirilen becerilere ve bilgiye karşılık gelir. Ancak, günümüzde bu kavramlar arasındaki ayrım daha az keskinleşmiştir ve özellikle son dönemdeki psikolojik, pedagojik ve nörolojik çalışmalar sonucunda talent kavramı, doğuştan gelen potansiyel ile yaşam boyu öğrenme ve gelişme süreçlerini birleştiren bir anlayışa doğru evrilmiştir.
Howard Gardner (1983) Çoklu Zekâ Kuramı ile her bireyin doğuştan farklı zekâ türlerine sahip olduğunu ve her bir zekânın ayrı bir öğrenme stili ve eğilime sahip olduğunu belirtir. Carol Dweck (2006) ise insanların "sabit zihniyet" ve "büyüme zihniyeti" olarak iki farklı düşünce yapısına sahip olduğunu öne sürer. Bu bakış açısıyla “talent” doğuştan gelen ve değiştirilemez bir özellik olmaktan çıkar ve çaba göstererek geliştirilebilir bir hale gelir. Psikolojik açıdan, Angela Duckworth (2016) "grit" kavramını ortaya koyarak, başarıya ulaşmanın sadece yeteneklerle değil, aynı zamanda kararlılık ve azimle de ilişkili olduğunu vurgular. Pedagojik alanda, Ken Robinson (2006) yaratıcılık ve eğitim konularında her bireyin özgün yeteneklerine ve potansiyeline değer verilmesi gerektiğini savunur. Robinson, eğitim sistemlerinin insanların doğal yeteneklerini ve özgünlüğünü önemseyerek bireylerin başarılı ve mutlu olabileceği bir ortam sağlaması gerektiğini düşünür. Nörolojik çalışmalar da yeni bakış açıları sunmaktadır. Örneğin, nöroplastisite kavramı, beynin yaşam boyu süren öğrenme ve adaptasyon sürecine işaret eder (Merzenich, 2013). Bu bulgular, doğuştan gelen yeteneklerin yanı sıra, bireylerin yaşamları boyunca sürekli öğrenme ve gelişme potansiyeline sahip olduğunu göstermekte olup konunun daha geniş ve esnek bir şekilde ele alınması gerektiğine işaret eder.
Pedagojik, psikolojik ve nörolojik çalışmaların yanı sıra talent kavramı üzerinde sosyolojik, ekonomik ve politik farklı yaklaşımlar da mevcut.
Pierre Bourdieu (1986), "kültürel sermaye" kavramıyla, bireylerin eğitim, aile ve sosyal çevrelerinden elde ettikleri kültürel kaynakların başarı ve sosyal hareketlilik üzerinde önemli etkileri olduğunu ileri sürmüştür. Gary Becker (1993) ise, "beşeri sermaye" kavramını kullanarak, bireylerin eğitim, deneyim ve becerilerine yapılan yatırımların ekonomik değerinin önemine dikkat çekmiştir. Bu iki yaklaşım, Karl Marx'ın ortaya attığı "general intellect" kavramıyla da paralellik gösterir. General intellect, toplumun genel entelektüel kapasitesini ve bilgi birikimini temsil eder ve bireysel yeteneklerin ötesine geçen, ortak zekâ ve bilgi kaynaklarına işaret eder. Günümüzde bilgi ekonomisi ve dijital dönüşüm bağlamında bu kavram yeniden önem kazanmaktadır. Richard Florida (2002) da "Yaratıcı Sınıf" kavramıyla benzer bir perspektif sunar. Florida, toplumların ekonomik başarı ve inovasyonunun yaratıcı yetenekler ve farklı becerilere sahip bireylerin varlığına bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Bu bireyler, eğitim, teknoloji ve kültürel endüstrilerde çalışarak toplumun ekonomik ve sosyal gelişimine katkıda bulunurlar.
Bu yaklaşımlar, “talent”i yatırıma dönüştürülecek bir kaynak olarak gören anlayışın karşısında, daha toplumsal bir perspektif sunar. Bu perspektife göre “talent”, yarışmacı bir mantık içerisinde spesifik amaçlarla bireysel olarak geliştirilecek bir özellik olmaktan çok, toplam faydayı gözeten toplumsal koşullar içerisinde hep birlikte ortaya çıkarılacak bir sinerji olarak ele alınır. Bu düşüncelerin etkisiyle, kavramın evrimi eğitim politikaları ve işgücü stratejilerinde de kendini göstermektedir.
Özellikle teknolojik değişim ve küreselleşmenin etkisiyle, hükümetler ve politika yapıcılar yaşam boyu öğrenme programları, beceri geliştirme inisiyatifleri ve eğitim politikalarında yenilikler yaparak, bireylerin doğuştan gelen yetenekleri ve potansiyellerini ortaya çıkarmaya ve geliştirmeye yönelik adımlar atmaktadır (OECD, 2019). Bu süreçte, toplumsal perspektifin önemi, bireysel yeteneklerin ve potansiyellerin geliştirilmesinde ve toplumun ekonomik ve sosyal başarısında kritik bir rol oynamaktadır.
Talent'i Gözetmek
Günümüzde "talent" kavramına bakışımız, rekabetçi bir ekonomik sistem içerisinde, yarışmalar ve gösteriler gibi bireylerin hünerlerini sergileyip birbirlerini ekarte etmeye çalıştıkları bir atmosfer içerisinde şekillenmekte. Okul, sokak, iş yerlerimiz, hatta evimiz gösteri mekânlarına dönüşmüştür artık. Giderek gerçeklerinin yerini almakta olan dijital mekânlar ise daha en başından bireylerin kendilerini sergilemeleri ve sunabilmeleri için dizayn edilmiş durumda. Yaşamın akış hızı, ortak deneyimler yaşamamıza her geçen gün daha az olanak veriyor; deneyim çeşitliliğimiz ya da karşılaşmalarımız artıyor olmasına rağmen, ortak etkinliklerimizin süresi ve niteliği gün be gün eksiliyor. İmkân bulduğumuz bu kısacık süreler içerisinde, salt bize has olduğunu düşündüğümüz niteliklerimizi bütüncül bir şekilde ortaya koymak yerine, benliklerimizin nitelik kaybına uğramış özetlerini sunmak durumunda kalıyoruz. Böylesine daraltılmış deneyimlerin içerisinde devinirken bireylerin özgün potansiyellerini keşfetmelerini ya da açığa çıkarmalarını düşünmek, gündelik yaşamlarımızın akış hızıyla çelişkide olmayı göze almak demek. Bireylerin potansiyellerini keşfetmelerini ve açığa çıkarmalarını sağlayacak imkânlarımız daraldığından, sürmekte olan işlerin devam edebilmesi adına şirketlerin hazır yeteneklere yönelmesi kaçınılmaz. Şirketler, yeteneklere ulaşma konusunda kendilerine has yöntemler geliştirirken, çalışan adayları profillerini güncel tutarak bilgi, beceri ve tecrübelerini sürekli sergilemek, Pierre Levy'nin (2000) ifadesiyle kendi kariyerlerini küçük bir işletmeyi yönetir gibi yönetmek durumunda.
Çalışan adayları ve şirketlerin insan kaynakları departmanları arasındaki kendini sunmaya ve yeteneği bulmaya dayanan bu ikili ilişki, on yıllardır toplumsal yaşamımızı şekillendirirken işletmeler, Andre Gorz'un deyişiyle kendi insan sermayeleri olarak kabul ettikleri toplumsal kaynaktan karşılıksız yararlanmaya devam ediyor. Günümüzde endüstriyel faaliyetler nedeniyle, doğal kaynakların, sürdürülebilirliği gözetilmeden hızla tüketilmesi, gezegenimiz için nasıl ciddi bir sorun teşkil ediyorsa; toplumsal yaşam tarafından üretilmekte olan bir kaynak olarak görülen "talent"in (general intellect) işletmelerin bireysel çıkarları uğruna toplumsal yaşamdan çekilmesi, ortak kültürümüz için benzer riskler yaratıyor. Başta iklim krizi olmak üzere yüz yüze geldiğimiz, acil çözüm bekleyen ve her türlü bilgi, beceri ve birikimimizi seferber etmemiz gereken sorunların çözümünde ihtiyaç duyduğumuz birikimli ve donanımlı emek gücünün, büyük şirketlerin kâr mantığı uğruna başka işlere aktarıldığını görmekteyiz. Üstelik bu hünerli kişiler toplumun içerisinden birer birer çekilirken, tıpkı yatırıma açılan ormanlık alanların tahrip edilip orman vasfını kaybetmesi gibi, gidenlerin yerine yenisi konulamıyor ya da işletmeler bu konuda çoğunlukla bir sorumluluk üstlenmeyerek yetenekli emek gücünü dışsallaştırıyor. Bu anlamda “talent”in toplumsal yaşama yeniden kazandırılması ve doğal varlıklara duyduğumuz yerine koyma sorumluluğunun bir benzerini bu kavram için de geliştirmek hayati önemde.
(Devam edecek...)
Referanslar
Becker, G. S. (1993). Human capital: A theoretical and empirical analysis with special reference to education (3rd ed.). University of Chicago Press.
Bourdieu, P. (1986). The forms of capital. In J. Richardson (Ed.), Handbook of theory and research for the sociology of education (pp. 241-258). Greenwood Press.
Duckworth, A. L. (2016). Grit: The power of passion and perseverance. Scribner.
Florida, R. (2002). The rise of the creative class: And how it's transforming work, leisure, community and everyday life. Basic Books.
Furedi, Frank. (2004). The Power of Reading: From Socrates to Twitter. London: Bloomsbury Academic.
Gardner, H. (1983). Frames of mind: The theory of multiple intelligences. Basic Books.
Gorz, A. (1982). Farewell to the Working Class: An essay on post-industrial socialism. Pluto Press.
Levy, P. (2000). Collective Intelligence: Mankind's Emerging World in Cyberspace. Perseus Books.
Merzenich, M. M. (2013). Soft-wired: How the new science of brain plasticity can change your life. Parnassus Publishing.
OECD. (2019). Learning for tomorrow's world: First results from PISA 2018. OECD Publishing.
Robinson, K. (2006). Do schools kill creativity? TED Talks.
Standing, Guy. (2011). The Precariat: The New Dangerous Class. London: Bloomsbury Academic.