


Okuma Süresi: 8 dakika
"Kolumu kaldırmam olgusundan, kolumun kalkması olgusunu çıkardığımda, geriye kalan nedir?"
Wittgenstein’ın bu düşündüren sorusu özgür irade üzerine sorulmuş en iyi sorulardan biri belki de. Kolum, benim istemimden bağımsız olarak, dış faktörlerin etkisiyle (örneğin, birisi ip bağlayıp çekerse) havaya kalkabilir. Bu kolumun hareket etmesidir. Ama benim davranışım değildir. Davranış iradeden, irade ise “isteme”den ve öznellikten doğar.
İnsanın bir isteme özgürlüğüne sahip olup olmadığı meselesi, düşünce tarihinin kendisi kadar eski bir problem olsa da, o özellikle modern dönemde ve bilhassa Aydınlanmacı tavrın giderek güç kazandığı 18. yüzyıldan itibaren çok daha önemli bir problem haline gelmiştir. Problemin bu kadar önem kazanmasının nedeni doğal olarak, Aydınlanmanın da dünya görüşünü belirleyen bilimsel paradigmanın diğer dünya görüşlerine büyük ölçüde baskın hale gelmesi ve insanın da dâhil olduğu evrene ilişkin açıklamalarında genellikle özgür istemeyi/iradeyi dışarıda bırakan bir determinizmi ya da zorunlu bir neden-sonuç bağlantısını öne çıkarmasıdır.
Bu bakış açısında insan, Aydınlanma düşüncesinin simge figürlerinden birisi olan La Mettrie’nin kendi kitabında ifade ettiği gibi bir makine-insana dönüşür. İnsan burada doğa yasaları tarafından belirlenen maddi bir düzeneğe indirgenmekte ve özgür isteme kavramı da bir illüzyona dönüştürülmektedir. İnsanın doğa bilimsel bir yöntemle açıklanacak olan bir varlık haline gelmesi ile birlikte tüm edimleri ve tutumları öngörülebilir süreçlere dönüşmektedir. Bu ise insanı, etik düzeyde bir takım sorunlarla karşı karşıya bırakır. İnsanın seçimleri ve davranışları önceden meydana gelen bir takım nedenler tarafından zorunlu bir şekilde ortaya çıkıyorsa, ahlaki bir sorumluluktan bahsetmek ve dahası herhangi bir kişilik özelliğini otantik bir biçimde gerçekleştirmek oldukça zorlaşır. Dahası her tür kişisel ideal, amaç ve yönelim, sahiplenmesi olanaksız olan bir doğa yasasının nedensel bağlamı içerisinde kaybolup gider.
Aydınlanmacı determinizmin bu çıkmazını idrak eden Jean Jacques Rousseau ile Immanuel Kant; kişisel bir özgürlüğün, ahlaktan bahsedebilmek için vazgeçilmez bir şart olduğu görüşündedir. Bu bağlamda Rousseau, insanı diğer canlılardan ayıran temel özelliğin özgürlük olduğunu ve insanın ancak özgür bir varlık olması dolayısıyla bir yetkinleşme özelliği sergileyebildiğini iddia eder. İnsan sadece gerçek bir seçim şansına sahip olabildiği için doğanın yanında ikincil bir doğa, yani kültür ve ahlak alanını, yaratabilme ve böylece yetkinleşebilme olanağını kendisinde barındırır.
Benzer şekilde Kant da, bilimsel determinizmin ahlak alanında yaratacağı tahribatı fark ederek, ahlaklı bir yaşam için özgürlüğün epistemolojik olarak kanıtlanamasa dahi en azından varsayılması gerektiğini ileri sürer. Ona göre sadece özgür olduğu düşünülebilen bir birey; doğal bencilliğini ve eğilimlerini yenebilir ve böylece başkalarını da gözetebilen ahlaki yasalar ileri sürerek kendisini bu yasalara tabi kılabilir. Kısaca, ahlaken anlamlı bir yaşam için özgürlük vazgeçilmez bir şart olarak ortaya çıkmaktadır.
Fakat buna rağmen bilimin sürekli aşamalar kaydetmesi, başka bir deyişle doğanın işleyişini giderek daha yetkin bir yasalılık içerisinde açıklaması, ister istemez insanın da maddi dünyanın bir parçası olarak aslında hiçbir şahsi özgürlüğe sahip olmadığı fikrini sürekli gündeme getirir. Doğa bilimlerinden esinlenen determinist dünya görüşü giderek sosyal bilimlerde de güç kazandıkça, doğal olarak toplum mühendisliği fikri de artarak düşünürlerin rüyalarını süslemeye başlar. Böylece tüm davranışları öngörülebilir ve dolayısıyla dışarıdan istendiğinde manipüle edilebilir olan insanlardan oluşan bir toplum kurmak ve bunun sonucunda insanlığın acı çekmesine yol açan olumsuzlukları ortadan kaldırarak adeta bir “yeryüzü cennetine” ulaşmak birçok sosyal bilimcinin yegane ütopik hedefi haline gelir.
Bu anlamda 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren düşünsel dünyayı ele geçiren akım, bilimsel determinizme duyulan sonsuz bir güven ve bunu takip eden bir toplumsal iyimserliktir.
Fakat bu ütopyanın ve sınırsız iyimserliğin sadece teoride bir anlama sahip olduğunu ve insan gerçekliğinden tamamen kopuk bir dünyayı tasvir ettiğini düşünen Fyodor Dostoyevski, determinizmin tüm mantıksal ve ahlaki sonuçlarını kabul eden bir insanın cennette değil fakat tam tersine cehennemden farksız bir yeraltı dünyasında yaşayacağını düşünür.
Yeraltından Notlar’da Dostoyevski, özünde insanın yeryüzündeki trajik ve irrasyonel durumunu resmetse de, bunu, karşıt olduğu ideolojinin bir parodisini gerçekleştirerek yapar. Burada Dostoyevski, karşı olduğu fikri kendi pozisyonundan hareketle kurgulamak ve savunmak yerine, doğrudan bu karşıt görüşü benimsemiş ve bu ilkeler doğrultusunda yaşamaya çalışan bir kişinin ağzından konuşur. Böylece Dostoyevski tesir gücü çok daha etkili olan ironik bir söylem içerisinden, Aydınlanmanın ideallerini adeta bir parodiye dönüştürerek ve bu idealleri hayata geçirmekte başarısız olan bir adamın trajikomik sayılabilecek varoluşsal hallerinden hareket ederek; rasyonalist, materyalist ve determinist dünya görüşlerinin temel ilkelerini adeta bir reductio in absurdum yaşantısı aracılığıyla değersizleştirmeye çalışır. Kahramanın, sahip olduğu bilimsel ve deterministik kabullere rağmen, sürekli olarak tutarsız ve çelişkili bir yaşantıya sürüklenmesi ve dahası, her tür kişisel tecrübeyi anlamsız ve saçma bir süreç olarak algılaması, bilimsel olarak yasalar tarafından belirlenen bir hayatın pekala tasavvur edilebileceğini fakat hiçbir surette yaşanamayacağını bize gösterir.
Dostoyevski’nin ve varoluşçuluk akımının temelde tartıştığı şey aslında seçim özgürlüğüdür. Fakat seçim özgürlüğünden gerçekten bahsetmek mümkün mü? Özgür irade var mıdır? Önce dış dünyaya bakalım, ne kadar bize bu alanı sağlıyor?
Zamanın akışı klasik fizikte özgür irade ile yakından ilgilidir; çünkü önce determinist (belirlenimci) bir evrende yaşayıp yaşamadığımızı öğrenmemiz gerekir. Ancak ondan sonra özgür irade var mı diye sorabiliriz. Tümüyle belirlenimci bir evrende tüm seçimlerimiz ve uzayda gerçekleşen her şey, tüm olaylar kesintisiz bir neden-sonuç zinciriyle önceki olaylardan kaynaklanır. Öyle ki kahveyi sevmenizin nedeninin izini bile 13,78 milyar yıl önce evreni oluşturan büyük patlama anına dek sürebilirsiniz. Klasikten fizikten türeyen yüzde 100 belirlenimci, otomat evren kavramına Laplace’in Cini deriz.
Laplace’in Cini bizim zaten kuralları önceden belirlenmiş bir evrende yaşadığımızı, bu nedenle tam anlamıyla özgür bir iradenin varlığından bahsedemeyeceğimizi ifade eder. Kuantum fiziği ise bize tam tersi, öngörülebilirlik ve belirlenimcilik arasında bir bağ kurarak bize bir hareket alanı sağlar.
Öte yandan insan da toplumsal bir varlıktır. Çevre koşullarından etkilenir, verili koşullar içerisinde seçimler yapar. Seçimler bize verili halde geldiyse, o zaman gerçekten özgür bir seçimden bahsetmek mümkün olabilir mi?
Toplumun istekleri, determinizm, idealler, ütopyalar, toplum mühendisliği… Bütün bunlar bizim seçim özgürlüğümüzü raydan çıkarabilmek için dışarıda beklerken, özgür seçimi arayabilir miyiz?
Belki bu anlamda özgür iradeyi, öznel iradeye çevirmek bir yol olabilir. Belki de mizacımız, yaşanmışlıklarımız, içine doğduğumuz koşullar bize öznelliğimiz doğrultusunda bir takım seçimler yapma olanağı sunuyor. Özgür iradedeki özgürlük, her zaman özgürlüğü seçme ihtimalinin çok çok az olsa da var olmasından geliyor olabilir mi?
Kaynakça
Nörobilim ve Felsefe Açısından Özgür İrade | Açık Radyo 95.0
Kuantum Fiziğinde Özgür İrade Var mı? » Kozan Demircan
Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ında Zorunluluk Bilinci The Consciousness of Necessity in Dostoevsky's Notes from the Underground