


Okuma Süresi: 9 dakika
1. Kendi kendine yeniden ebeveynlik yapma (self-reparenting) sürecini siz nasıl tanımlıyorsunuz? Kendimizin ebeveyni olmak, sizce tam anlamıyla ne kadar zaman alacak bir süreç?
Bu aslında, ‘kendi kendimize yeteri kadar iyi bir ebeveyn’ olabilme uğraşı. Yetişkin olmanın temeli; kendine yeniden ebeveynlik yapmak. 18 yaşına girdiğimiz zaman kanuni olarak reşit sayılsak da; ebeveynliğe duyduğumuz ihtiyaç 18 yaşına girdiğimiz anda bıçakla kesilmiyor. Hala bir yönlendirilmeye, bakıma, desteğe muhtaç durumdayız aslında. Hayatımızın sonuna kadar…
Bunu bilinçli olarak yapmak; yani kendi kendimize bakım, kendi kendimizi yönetme, idare etme, sağlıklı tutma gibi eylemleri bilinçli ve kasıtlı olarak yapmak önemli.
Bununla beraber, bu sürecin en önemli noktalarından birisi; farkındalık. Kendi gerçek, samimi duygu ve düşüncelerimizin farkında olmak çok önemli. Bu ihtiyaçlarımızın, düşünce ve duygularımızın gereğini yapma adına; bilinçli sorumluluk alma ve davranışlar içerisine girme durumu, kendine ebeveynlik yapmanın önemli temelleri diyebiliriz.
Ömür boyu sürecek bir yaklaşım
Terapiye gitsek de gitmesek de, bir koça gitsek de gitmesek de, kendi üzerimizde çalışıyor olsak da olmasak da; aslında hepimiz kendimize ebeveynlik yapıyoruz. 80 yaşındaki insan da, 5 yaşındaki çocuk da kendine ebeveynlik yapıyor. Ama bunu kasıtlı ve bilinçli olarak yapmak, ömür boyu sürecek bir uğraş.
Bir terapist veya koç vs önderliğinde bu sürecin temellerini oturtmak, birkaç aydan birkaç seneye kadar sürebilir.
2. Hayat içerisinde yakınlık kurduğumuz kişilerle yaşadığımız şey, kısmen de olsa, bir yeniden ebeveynlik süreci midir?
Olabilir. Kendine ebeveynlik yapmanın ana odağı ilişkiler değil aslında; biziz. Duygusal olarak olgunluğa erişmiş bir anne veya baba, çocuğuna nasıl empatiyle, şefkatle, dikkatle ama aynı zamanda disiplinle ve dürüstlükle bakıyorsa; biz de aynı şeyi kendimize yapacağız. En çok sevdiğimiz insanların bakıma ve yardıma ihtiyacı olduğunda onlara nasıl yaklaşıyorsak, kendimize de öyle yaklaşacağız.
Kendine ebeveynlik yapmanın ana hedefi: bilge, yeteri kadar yetişkin olan tarafımızla; çocuksu, bakıma ihtiyaç duyan tarafımızın güzel bir ilişki ve diyalog kurması.
Ama bu diyalog ve içsel ilişki üzerinden, bu süreci dışarıdaki ilişkilerimize de yansıtabiliyoruz. Bu bir terapistle, arkadaşla, sevgiliyle olabilir. İnsanlar ilişki içerisinde iyileşebilirler. Aslında en verimli ve en kalıcı iyileşmeyi ilişkiler içerisinde sağlıyor insan. Kurduğumuz ilişkilerde yeterli kişisel sınırlar varsa, ihtiyaçlarımız doğru şekilde karşılanıyorsa, karşılıklı empati varsa, sevgi ve saygı çerçevesinde birbirimize anlayışla yaklaşıyorsak; tabi ki yeniden ebeveynlik süreci olabilir.
Başka birisi tarafından duygusal ihtiyaçlarının karşılandığını görmek; ‘ben sevilmeye değerim, ben iyi birisiyim, önemli birisiyim.’ inancını pekiştiriyor.
3. Doğru bir ebeveynlik (parenting) veya yeniden ebeveynlik (reparenting) deneyimi yaşamamış olan yetişkinlerin ilişkilerinde en sık ortaya çıkan sorun ne oluyor?
Çok önemli ve özellikle Türkiye için çok geçerli bir soru. Ülkemizde insanların yetişkinleşebilmesi bayağı zayıf kalıyor. Yeterli bir ebeveynlik deneyimi yaşamamış insanlarda, ilk olarak duygu kontrolünde zorluk görülüyor. Zor duygularını kontrol etmekte büyük güçlük çekiyorlar; öfke, endişe, üzüntü gibi duygulardan kaçabilmek için çeşitli sağlıksız mekanizmalara başvurabiliyorlar. Bunlar uyuşturucu, aşırı çalışma, mükemmeliyetçilik gibi telafi mekanizmaları oluyor.
Ayrıca ilişkilerde aşırı bağımlılık, terk edilme korkusu, reddedilme korkusu ve yalnız kalamama gibi durumlar ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla duyguları yönetebilme (emotional regulation) çok eksik kalmış oluyor. Ayrıca kendi davranışları için, kendi geleceği ve hayatı için sorumluluk almada bir çekingenlik veya yetersizlik ortaya çıkabiliyor.
En sık olarak bu sorunların görülmesinin sebepleri nedir?
İnsanlar ebeveynlerinden bunları görmüyorlar. Mesela zor duygular yaşadıklarında eleştiriliyor ya da yalnız bırakılıyorlar, alay ediliyorlar; hatta fiziksel şiddet veya duygusal şiddet görüyorlar.
Anne babanın kendisi duygusal olarak olgunlaşmamış durumda. Anne, o duygusal ihtiyaçların giderilmesini kendi anne babasından görmemiş; çünkü anne babası da, kendi anne babasından görmemiş... Dolayısıyla kuşaklardan kuşaklara aktarılan kısır döngü halinde ilerleyen bir ‘duyguları yönetememe’ durumu ortaya çıkıyor. Ta ki birisi o kısır döngüyü kırmak için kendini iyileştirmeye karar verene kadar…
4. Psikoloji alanının bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Psikolojinin bugün geldiği nokta, bence bilimsellik açısından çok iyi. Eskiden ölçemediğimiz şeyleri, özellikle FMRI gibi beyin görüntüleme metotlarının ortaya çıkmasıyla, sinirbilim (neuroscience) alanındaki gelişmelerle ölçmeye başladık.
Bilimsel ve akademik olarak gayet iyi noktada; ama çok yetersiz olan kısımlar da var. Birincisi; dünyanın her yerinde psikologların eğitimi konusunda çok büyük sorunlar ve yetersizlikler var. Psikologların kendi terapi sürecinden geçmesini zorunlu kılmayan bir sürü program var. Bu bence çok yanlış; kendi terapi sürecinden geçmemiş kişiler başka birine terapi yapmaya çalışmamalı.
Bilhassa Amerika, Kanada, İngiltere gibi ülkelerde, yüksek lisans ve doktora seviyesinde psikoloji, akademik anlamda çok zorlayıcı. Sizden çok yüksek başarı bekleniyor.
Fakat sizin duygusal olgunluk seviyenize, empati seviyenize kimse bakmıyor. Böylece psikolog yetiştiren programlar akademik olarak çok üstün; ama duygusal olarak ne durumda olduğu belli olmayan insanlarla doluyor. Sonra bu insanlara terapi öğretmeye çalışıyorsunuz; kimisi öğrenebiliyor, ki birçoğu öğrenemiyor.
Bu yüzden kendi bildiği birkaç metodun dışına çıkamayan, çok katı ve anlayışsız birçok psikolog ortaya çıkabiliyor.
Tüm varlıklarla aramızdaki bağ
İkinci konu ise; ruhsallık, tinsellik diye tarif edebileceğimiz bir yaklaşımın eksikliği. Dinle ilgili bir kavram olarak değil; insanın dünyadaki diğer varlıklara veya evrendeki diğer varlıklara bağlı olduğu, diğer varlıklarla titreşimsel bir bağ kurabildiği temeline dayanan bir anlayıştan bahsediyorum. Bu, kendinize ve diğerlerine duyduğunuz şefkati artıran bir faktör.
Bu nedenle başta söylediğim psikolojinin bilimsel yönü, fazla “kantitatif” hale geldiğinde; bu ruhsal tarafı eksik bırakabiliyor.
5. Son olarak, inanılmaz boyutlarda hızlı gelişen bir yaşamla büyüyen yeni kuşak çocuklarının ebeveynlerine başlıca tavsiyeleriniz nelerdir?
Ebeveynlere tavsiyem: kendinizi iyileştirin. Hatta çocuk yapmaya cesaret etmeden önce, kendinizi bir nebze de olsa iyileştirmiş olun. Birçok insan duygusal olarak prematüre iken çocuk sahibi oluyor. Sonra çocuğunun duygusal ihtiyaçlarını doğru şekilde karşılayamıyor. Önce kendi kendinize bakmayı öğrenin. Kendi kendinizin ebeveyni olmayı öğrenin.
Tabiki telefonlar, ekranlarla olan ilişkiyi sınırlamak gerekiyor. Çocuklar bunu hissediyor. Annesi babası aşırı derecede telefonla, tabletle, bilgisayarla ilgili olan çocuk, kendini reddedilmiş hissetmeye başlıyor. Duygusal olarak bağlantı kurulmamış hissediyor.
Çocuğunuzla bağlantı kurun. İhtiyaçlarını açıkça sorarak karşılamaya çalışın. Ve tabiki kendi komplekslerinizi, eksik kalmış hedeflerinizi dayatmayın. O çocuk sizden ayrı bir birey. O ne isterse o olacak, sizin istediğiniz değil…
Bu anlamda mükemmel olmaya çalışmayacağız, mümkün değil. Ama yeterince iyi olmaya çalışacağız. Çocuk bizden mükemmellik beklemiyor. İnsanlık bekliyor; güzel bir duygusal bağ kurmamızı bekliyor. Ona saygı duyup, onun ihtiyaçlarını karşılamamızı ve onu özgür bırakmamızı bekliyor.
Dediğim gibi; önce kendi duygularınızı idare etmeyi öğrenin. Ondan sonra zaten yeteri kadar iyi bir ebeveynliğe yaklaşmış olacaksınız.
Barlas Günay ve çalışmaları hakkında detaylı bilgi için: Barlas Günay