


Barış Onur Örs
Gözcü panikle seslenir: "Kaptaaan, kaybolduk!" Duyduğu haberle keyfi yerine gelen kaptan kahkaha atarak: "O halde çok yaklaştık."
Böyle bir diyalog ancak kayıp toprakları, belki de bir hazineyi arıyorsak mümkün olabilir. Hayır, bildiğimiz yollardan giderek ona ulaşamayız, öyle olsa ona kayıp demezdik değil mi? Bildiğimiz yollar bizi bildiğimiz yerlere götürür, tanıdığımız insanlarla karşılaştırır. Bilmenin güvenli patikalarında gezinirken aradıklarımızı bulamayız, bulacaklarımızı ararız, görebileceklerimize bakmaktansa, baktıklarımızı görürüz.
Peki gizlenmiş olan nerededir? Belki de hemen şuracıkta, ayağımızın dibinde, parmaklarımızın ucunda. Ya da hemen arkamızdaki yüz seksen derecenin içinde olabilir, kollarımızı açıp geri geri onu duvara sıkıştırmadığımız sürece biz döndükçe o da dönecektir.
Bir şeyleri kaybedip bulamadığımızda çıldırdığımız anlar olur. Mesela bir toka. Sahi nereye gider o tokalar, hangi soyut düzleme yerleşir? Ne zaman onu aramaktan vazgeçsek bir anda bulundukları yitik düzlemden çıkıp avucumuzun içine yerleşiverir. Çünkü kayıp olan, bildiğimiz yerlerin dışında ama yerli yerindedir. Kaybolmadan yaklaşamayacağımız bir yerde.
Ursula Le Guin, Shelley'nin o saklı yerden Frankenstein'ı bulup çıkardığını söyler. Le Guin'e göre Shelley, Frankenstein karakterini yoktan var etmemiş, zaten hep orada olanı, kolektif imgelemlerimizde saklı duranı bulup ortaya çıkarmıştır. Ona yalnızca bir biçim verip ad koyarak canavarı serbest bırakmıştır. O günden beri hiç kimse canavarı saklandığı yere geri sokamıyor. Benzer şekilde Tolkien de bir yüzük bulmuştur. Daha doğrusu kadim zamanlardan beri kaybedip kaybedip geri bulduğumuz şeyin bir yüzük olduğunu keşfetmiştir. Ursula da bir ejderhayı bulup çıkarır Tehanu'sunda, imgelemimizde gezinip durması için onu serbest bırakır. "Ben Yerdeniz'i önceden niyet edip icat etmedim," der Ursula, "çünkü ben mühendis değilim, kaşifim. Yerdeniz'i keşfettim (...) Yer oradadır, kişi oradadır. O adamı ben icat etmedim, o kadını ben yaratmadım: adam veya kadın oradaydılar. Benim işim de oraya gitmek."
Benzer şekilde Roger Penrose, matematikte Mandelbrot kümesinin nasıl bulunduğunu anlatır. Ona göre bu küme, insan aklının bir buluşu değil, bir keşiftir. Everest Dağı nasıl orada öylece duruyorsa, Mandelbrot kümesi de orada öylece durmaktadır. Matematikçinin dünyasındaki nesnelerin ne kadar gerçek olduğunu sorar Penrose. Her ne kadar bu nesneler ussal idealleştirmelerden ibaret olsa da yine de bir matematikçinin ussal yargılarının çok ötesine uzanan derin bir gerçeklik sergilerler. Mandelbrot kümesini ilk bulan Benoit Mandelbrot, ilginç bir şeyin izi üzerinde olduğunu fark etmekle birlikte, karşısına çıkan belirsiz ama harika şekillerin bilgisayarın yanlış işlem yapmasından kaynaklandığını düşünmüştü ilkin. Tıpkı sislerin içinde kaybolduğunu düşünüp panikleyen ve gemi kaptanına seslenen bir gözcü gibi.
İcat, mucidinin kapasitesiyle sınırlıyken keşif kâşifin potansiyelinin çok ötesine uzanır. Sınırlı donanımlarımızla, neyi aradığımızı tam olarak bilmeden, belki de sırf kapasitemizi denemek veya yaşıyor olduğumuzu yeniden duyumsamak için yola çıkar ve yolumuzu yitirerek ulaştığımız topraklarda bir kez daha kayboluruz. Ona ulaşmış olmamız onu bulmuş olduğumuzu göstermez. Çünkü keşif bizi aşmaktadır. Bulunduğumuz bakir alanlar yepyeni olasılıklara gebe ve uçsuz bucaksızdır. İçi içine sığmayan, biraz da endişe ve korku duyan ve ilk buluşmalarında ne yapacağını bilemeyen yeni aşıklar gibi oluruz bu bakir topraklarda.
Günümüzdeki birçok teknolojik gelişme; yepyeni bir kıtayı, gezegeni, yıldız sistemini ya da bambaşka bir yaşam formunu keşfeden bir kâşifin yaşadığı duyguların benzerini yaşamamıza vesile oluyor. Yapay zekâ (AI) teknolojisi "keşfedildiğinde", uzak doğu kökenli, dünyanın en eski ve en karmaşık strateji oyunu olan Go oyunu'yla da test edilmiş, hem teknolojinin yaratıcıları hem de go oyuncuları, kayıp toprakları arayan maceraperest kaptanın hissettiği duyguya yakın hisler yaşamıştı. "Derin öğrenme" ya da "kendi kendine öğrenme" gibi klasik bilim çizgisinin ötesine uzanarak yepyeni bir anlayışa kavuşan bu modern teknolojiler, yaratıcılarının dahi nasıl gerçekleştirdiklerinden tam emin olamadığı ve ufkunu tahmin edemediği bir keşfetme sürecine denk düşüyor. Üstelik keşif olgusu, bu yeni teknolojilerin merkezine yerleşerek, artık keşfederek öğrenen yazılımlar üretiliyor. Yani her şeyin tanımlanmadığı bir alanda, deyim yerindeyse kaybola kaybola yolunu bulan, bulduklarından öğrenerek gemisini daha iyi donatıp yeni kaybolmalara ve yeni keşiflere hazırlanan algoritmalar geliştiriliyor. İşte bu yazılımlar bizim yeni keşif gemilerimiz; bilinmeyen olasılıklardan ve gelecekten örnekler toplayan yeni sondaj araçlarımız. Bugün, ne sorsak bize bir cevap verebilecek, daha iyi sorduğumuzda daha iyi cevaplar üretebilecek, bizim için yolculuklara çıkıp tehlikeli bilinmezlerin içinde yelken açabilecek bir ekranın önünde oturuyoruz. Şu anda yaşadığımız duyguların benzerini bundan yedi yıl önce profesyonel Go oyuncuları yaşamıştı. O duyguları biz henüz idrak edebiliyoruz.
Evet, yapay zekâ bir keşiftir. İnsan, zaten orada olmayan hiçbir şeyi yaratmadı. Doğada dağınık olarak ve belki de bütün varlıklara paylaştırılmış olarak bulunan zekânın, milyonlarca yıl süren öğrenme süreçlerinin temel mekanizmasını kavradı ve sanal düzlemde mekânı sonsuz boyutta küçülterek milyonlarca yıllık süreyi mikrosaniyelere indirmeyi başardı. Başka bir deyişle biyolojik yaşamı kopyalayarak ondan çok daha hafif olan, kısıtlı insan ömrü içerisinde evrimi gözlemlenebilen dijital bir yaşam yarattı.
Özellikle yeni kuşaklarımızın derin bir gelecek kaygısı duyduğu içinde bulunduğumuz iklim krizi koşullarında, doğadaki "keşfetme" mekanizmalarını taklit ederek geliştirdiğimiz yeni teknolojilerimizden ilham almak mümkün olabilir mi? Günümüzde artık insan merkezci, kibirli bir ekonomik düzen ve teknolojiyi yansıtan yenilikler ve icatlardansa, zaten orada, burnumuzun dibinde olanın keşfedilmesine ihtiyaç var. Gezegenin kurtuluşunu ötelerde, imkânsız bir ilerleme ve teknolojik gelişmenin içinde aramaktansa, hemen yanı başımızda olanı görmeye, doğal süreçlerin içerisinde süregiden mekanizmaları daha iyi anlamaya ihtiyacımız var. Hoimar von Ditfurth, "akıl, onu taşıyan bedenler olmadan önce neredeydi," diye sorarak aklın, zekânın, hafızanın doğaya içkin özellikler olduğunu ima etmişti. Yapay zekâ teknolojileri, zaten orada olanı bulup çıkarıp işleyerek gerçekleşmesi imkânsız gibi görünen şeylerin gerçekleşebileceğine dair umutlarımızı tazeliyor. İlk bilgisayarın kâğıt üzerinde yazılı olan bir algoritmadan evrimleştiğini düşünürsek, doğaya öykünerek geliştirdiğimiz yeni modellemelerin geçmiş ile gelecek arasında kilitli kaldığımız kapıları açması neden mümkün olmasın? Üstelik artık bunu bizim yerimize yapabilecek keşif gemilerimiz yani yapay zekâ teknolojilerimiz varken, "evreka" diyebilmemiz için geriye yalnızca ona doğru soruları doğru şekilde sormak kalıyor.
Yine Ursula Le Guin'e' dönecek olursak, "Bilim 'nasıl'ı tarif etmek yerine 'neden' diye sormaya başladığında teknolojiden fazla bir şey olur. 'Neden' diye sorduğunda Görecelik kuramını keşfeder. 'Nasıl'ı göstermekle yetinince atom bombasını icat eder ve elleriyle gözlerini örterek Tanrım, ne yaptım ben? der. Sanat yalnızca 'nasıl'ı ve 'ne'yi gösterdiğinde, ister iyimser isterse de umutsuz olsun, sıradan bir eğlencedir. 'Neden' diye sorduğunda ise, yalnızca duygusal tepki olmaktan çıkıp gerçek bir söz söylemeye, aklı başında, etik bir seçime doğru yükselir. Edilgen bir yansıma olmaktan çıkar ve bir fiil olur. "
Alıntılar:
Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar, 1998, Ursula K. Le Guin Kralın Yeni Usu Bilgisayar ve Zekâ, 1998, Roger Penrose Dinozorların Sessiz Gecesi, 1994, Hoimar von Ditfurth,