


Okuma Süresi 7 dakika
İçinde bulunduğumuz yüzyıl beyin araştırmalarının son derece etkili olarak yürütüldüğü bir dönem. Henüz erken dönemlerini yaşamakta olduğumuz 21. yüzyıl sadece bilim çevreleri tarafından değil, devlet politikalarına yön veren siyasetçiler tarafından da beyin yüzyılı ilan edildi. Bu amaçla Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başlangıç bütçesi sadece 2014 yılı için 100 milyon Amerikan Doları olan “Beyin İnisiyatifi Hareketi ve İnsan Beyni” projesini başlattı. Projenin tanıtımı ve ilanı 2 Nisan 2013 tarihinde bizzat Başkan Barack Obama ve Ulusal Sağlık Enstitüsü (National Institute of Health) direktörü Dr. Francis Collins tarafından gerçekleştirildi. Projenin ana hedefleri arasında yapay beyin ve yapay zekâ oluşturulması, beyinde zihin ve düşünce süreçleri ile ilişkili düzeneklerin aydınlatılması ile alzheimer, otizm ve şizofreni gibi önemli beyin hastalıklarının radikal bir biçimde tedavi edilmesi var.
Beyin sadece ABD’nin ilgi alanında değil; Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere bilimsel araştırma olanağı olan tüm ülkelerde araştırma teşvikleri ve ilgisi büyük ölçüde beyni anlamaya ve beyin hastalıklarını çözmeye odaklandı.*
Beyin, eski beyin, orta beyin ve ön beyin olarak kabaca üç bölgeye ayrılıyor. Tüm canlılarla ortak olarak paylaştığımız içgüdüsel davranışlar, kaç, savaş ya da saklan stratejileri eski ve orta beyinden geliyor. İnsan canlısını diğer canlılardan ayıran kısım ise ön beyin. Çünkü frontal korteks adı verilen bu kısım, bilinçli düşünceyi yaratan kısım.
Frontal korteks hemen alnımızın arkasında yer alarak, tüm kortikal alanın 3’te 1’ini oluşturuyor. Memeliler arasında en geniş neokorteks’e sahip olan insanın beyninde neokorteks %76 gibi bir yer kaplıyor. Frontal korteksin arka kısmında motor korteks ve premotor korteks yer alıyor, motor becerilerimizi kontrol ediyor. Frontal korteks ise davranışlarımızı kontrol eden kısım. Frontal korteks sayesinde, dikkatin sürdürülebilmesi, plan yapabilme, dürtülerin kontrol edilmesi, kişinin özeleştiri yapabilmesi, problem çözebilme yeteneğinin gelişmesi, ileriye yönelik düşünebilme, deneyim kazanma ve hatalardan ders çıkarma, duyguları tanımlama ve yaşama ve empati yetenekleri kullanılabiliyor.
Bilinç, temel anlamda insanın kendisini, çevresini ve olup biteni tanıma, algılama, kavrama, fark etme yetisi olduğu için, bilincimizi frontal korteksimize borçluyuz.
Bilinç konusu, “benlik” ile ilgili olarak algılandığı ve bilim tarafından kolayca ölçülebilir bulunmadığı, davranışsal yaklaşımlarda ise kanıt sunma beklentisi olduğu için son 30 yıla kadar nörobiyoloji başlığında kendine yer bulamadı. Ancak son zamanlarda, özellikle bilişsel bilimlerin yükselişi ve akılcı yaklaşımlar ile birlikte bilinç konusu tekrar gündeme geldi. Bunun sonucunda zihin felsefesi ve nörobiyolojide bilinç konusu üzerinde ortaklaşan yoğun ve yeni bir canlanma izledik.
Bu canlanma özellikle zihinin nörobiyolojik organizasyonundan hareketle ortaya çıkmıştı ve hakim paradigma yine özellikle “ben”i dışarda tutuyordu. Beynin nörobiyolojik organizasyonunun kendiliğinden, Humecu bir tarzda, yani bir tür “algılar demeti” olarak zihni ve bilinci inşa edeceği varsayılıyordu.
Ama Default Mode Network’ün (DMN) biraz geciken bir biçimde fark edilişiyle, adı anılması yasak olan “ben”in bir araştırma objesi, hatta temel araştırma objesi olarak hızla nörobiyolojinin sıcak çalışmaları arası- na giriverdiğini gördük. Yeni durumda ben, hiç durmayan, sürekli devingen halde olan zihinsel faaliyetlerin paranteze alınamaz eksenini oluşturan yapı haline geldi. Tabii beraberinde karşıtı olarak “öteki” de. Bu çalışmalar bilinç araştırmalarında benin teorik zemininin de yeniden gözden geçirilmesini sağladı. Böylece William James yeniden hatırlandı, John Searle yine güncel hale geldi. Antonio Damasio’nun dediği gibi, bilinçli insan zihni bir “ben”e yeniden kavuştu.
Şimdi nörobiyoloji literatüründe yoğun biçimde “ben” ve “öteki”nin altında yatan süreçlerin, ilişkili olduğu lokalizasyonların, networkların araştırıldığını, koherasyon analizlerinin yapıldığını görüyoruz. Bu dönüşüme yol açan şeyin, elimizdeki yeni araştırma yöntemimiz olan fonksiyonel görüntüleme teknikleri olduğu söylenebilir. “Ben”in temel bir araştırma nesnesi olarak nörobilim alanına dahil olma durumu, ciddi metodolojik sorunları da beraberinde getirdi. Çalışmalarda izlenen bu metodolojik aceleciliğin ortaya çıkardığı bulgu anarşisi ve kargaşa, hızla yükselen bir felsefi arka plana bakma, kavramsal olarak düzenlenme ihtiyacını da beraberinde getirdi. İkinci olarak, daha önce merkezi aktör konumundaki bir “ben”e atıfta bulunulamadığı için çözümlenemez gibi görülen bazı sorunlara böylece yeni bir yaklaşım oluşturabilme olanağı ortaya çıktı.*
Felsefede Bilinç
Bilim ve felsefe, çok eski çağlarda birbirinden ayrı düşünülemez iki disiplindi. İnsanlık, tıp biliminden çok önce hastalıklara akıl yürütme ve deneyim yolu ile müdahale ediyordu. Bu akıl yürütme içerisinde felsefi düşünceye, nedeni, nasılı anlamaya yönelik çabalara örnekler görüldü.
Bilinç felsefede kendisine zihin felsefesi içinde de yer bulmuştu. Descartes’in düşüncelerinden zihnin ayrı başına bir kendilik olduğu değil, bütün zihinsel hallerin birliği olduğu çıkar. Descartes 1500’lerde yaşayan bir filozof olarak, 1901’e kadar nöronların varlığından haberdar olmayan bilimi düşününce oldukça doğru bir yaklaşımda bulunmuştur.
Descartes’in ortaya koyduğu zihin felsefesinin ontolojik sorunu zihin-beden ikiliğidir. Zihnin bedenden ayrı olup olmadığı tartışılır.
Ancak bugün modern felsefe söz konusu olduğunda, elimizde olan bilgilere bakarak Descartes ve Düalizm’den fazlasını düşünebiliyoruz, zaten Düalizm de günümüzde popüler bir görüş değil. Düalizm’den sonra pozitivizm ve pragmatizmin John Watson tarafından psikolojiye uygulanarak geliştirilen Davranışçılık akımı gelir. Davranışçılık, aklı, bilinci, duyuyu ve soyaçekimi yadsımakta ve sadece olgucu bir alanda gözlemler yapmakla yetinmekte olduğu için günümüzde pek çok eleştirinin de odağında olan bir akımdır.
Bu akımları Fonksiyonalizm(zihni nöral bağlantılarla gerçekleşen bir süreç olarak tanımlar), Panpsişizm(atom gibi mikro yapılara bağlı olarak bilincin izinin sürülmesi), Yeniden Temsilcilik, Global Çalışma Alanı Kuramı gibi sıralayabiliriz. Bu kuramlara ek olarak başka kuram ve yaklaşımlar da mevcut.
Felsefenin de bilincin kaynağını bulmaya ve hatta bilinci bir süreç olarak tanımlayarak öncesi ve sonrasına odaklandığını söyleyebiliriz.
Dilbilim ile birlikte çalışan bilişsel bilimlerin artık kendi içinde de bir akıl yürütmecilik ile önce felsefi bir soru ortaya atıp, ardından bilim ile bu sorunun peşinden gittiğini gözlemleyebiliyoruz. Gelecek yenilik ve buluşların felsefe ve bilimde ne gibi farklı yaklaşımlar doğuracağı ise bir merak konusu.
Kaynakça
Ben ve Öteki – Bilişsel Nörobilim | İstanbul Medipol Üniversitesi
Zihin Felsefesi: Bilinç Nedir? Bilincin Kategorileri ve Temel Tartışmalar Nelerdir?