



“Dâhiler doğmaz, yaratılır”
Microsoft’un kurucusu Bill Gates, basketbolun efsanevi ismi Kobe Bryant ve klasik müziğin duayeni Mozart; bu üçünün sizce ortak noktası nedir?
Üçü de kendi alanlarında rakipsiz sayılacak derece en üst noktaya ulaşmışlardır. Bazılarına göre üçü de kendi alanlarında doğuştan gelen bir yeteneğe sahiptiler veya dâhi olarak doğmuşlardı. Peki bir alanda gerçekten en üst noktaya ulaşmanız için doğuştan yetenekli mi olmalısınız? Doğal yetenek veya dâhilik başarılı olmak için sizi diğerlerinden daha üst mü kılar? Dâhi doğulur mu yoksa dâhiler yaratılabilir mi?
İsveçli psikolog Anders Ericsson’a göre çeşitli alanlardaki en iyilerimizin doğal bir yetenekle doğdukları için değil yıllar süren pratikle, düzenli ve bilinçli çalışma ile beceriler geliştirdiği ve insan beyni ve vücudunun uyum sağlama becerisini kullandıkları için o noktada olduklarını anlamakla başlar. Hangi alan olursa olsun başarı kesinlikle tesadüf değildir. Arkasında yıllar süren motivasyonlu, planlı, bilinçli bir çalışma barındırır.
Profesyonel atletlerin, usta müzisyenlerin, usta satranç oyuncularının veya usta matematikçilerin hayatlarına bakıldığında bulundukları noktaya ulaşmadan aslında ne kadar çok çalışma ve fedakarlıkta bulunduğunu görürüz. Bu insanlar geri kalanlara göre çok daha fazla çalışmış ve alanlarında çok daha fazla pratik yapmışlardır.
Malcolm Gladwell’in meşhur kitabı Outliers (Çizginin Dışındakiler) ‘de “10.000 saat kuralı”ndan bahseder. Aslında Malcolm Gladwell bu kitabını yazarken Anders Ericsson çalışmaları ve Zirve kitabından yararlanmıştır. Anders Ericsson’a göre bir işte uzman olmak için o iş üzerinde 10.000 saat harcamanız gerekmektedir.
Yani belli bir zaman sonrasında anca bir işte tam anlamıyla usta olabilirsiniz.
Bunun en güzel örneği Anders Ericsson Zirve kitabında da bahsettiği Polgar Kardeşler örneğidir.
Macar psikolog Laszlo Polgar herhangi bir alanda dâhi olan binlerce insanı incelemiş ve doğru yetiştirme ile her çocuğun dâhi olabileceğine inanmıştı. Teorisini kendi çocukları üzerinde test etmeye karar verdi ve bu amaç için bir eş arayışına girişti. Ukraynalı öğretmen olan Klara‘ya düşüncelerini anlattı ve Klara bu fikre onay verdi. İkili evlendi ve böylece doğacak çocukları üstünde uygulayacakları “dâhi yaratma” projesini hayata geçirdiler. Peki çocuklarını hangi alanda dâhi yapmak istiyorlardı; dil ve matematik bir seçenekti. Çocuk kaç dil öğrenebilirdi veya üst seviyede bir matematikçi olabilirdi. Sonunda ikisi de satranç da karar kıldılar. Klara bir gazeteciye şöyle demişti: “Ama, satrancı seçtik. Satranç çok objektif ve ölçmesi kolay.” Polgar çiftinin üç çocukları oldu. İlki Susan ikincisi Sofia ve üçüncüsü Judit‘di.
Satranç genel olarak “erkek zihni” için olan bir oyun olarak görülmüş ve kadın satranç oyuncuları hep ikinci sınıf muamelesine maruz kalmışlardı. Kadınların kendi turnuvaları ve şampiyonaları vardı çünkü erkeklere karşı mücadelenin adil olmadığı düşünülüyordu. O zamana dek hiçbir usta kadın satranç oyuncusu yoktu.
Polgar çifti kızlarını satrança olabildiğince odaklanmaları için onları evde okuttu. Laszlo üç çocuğunu da aynı evrelerden geçirdi ve onları satranç alanında uzman ve dünyanın en iyileri yapmaya odaklandı.
Laszlo’nun bu deneyi müthiş bir başarıyla sonuçlandı ve üç kızı da satranç tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncuları olarak tarihe geçtiler.
Susan, ilk turnuvasını dört yaşında kazandı ve sıfır yenilgi ve beraberlikte Budapeşte 11 Yaş Altı Kızlar şampiyonasına adını altın harflerle yazdırdı. On beş yaşında dünyanın en iyi kadın oyuncusu oldu. Sonrasında ise, büyük usta statüsüne kabul edilen ilk kadın oldu.
Sofia, bir zamanlar tüm dünya kadın oyuncuları arasında altıncı sıradaydı. Sofia, aslında kardeşler arasında en başarısız olandı.
Deneyin baş tacı Judit‘di. Eski Dünya şampiyonu Bobby Fischer’ın rekorunu kırarak 15 yaşında büyük bir rekora imza atarak büyük usta oldu ve bu onu kadın veya erkek bu seviyeye ulaşan en genç insan yaptı. Kadın ve erkek tüm satranç oyuncuları arasında dünyanın sekiz numarası oldu. 2005 yılında Dünya Satranç Şampiyonası’nda oynayan ilk kadın oldu.
Laszlo Polgar “Dâhiler doğmaz, yaratılır” diyordu ve tezini tam anlamıyla kanıtlamıştı.
Aslında Polgar Kardeşler örneklerden sadece biri. Müziğin dâhi ismi diye bildiğimiz Mozart da kendisi gibi bir müzisyen olan, oğlunu doğru ve sistematik yetiştiren bir babanın eseriydi!
Her başarının arkasında aslında görülmeyen çok büyük bir emek, süreç ve eğitim vardır. Susan Polgar’ın da dediği gibi başarı asla tesadüf değildir. Susan Polgar “Babam doğuştan gelen yetenek diye bir şeyin olmadığına, başarının yüzde 99 çok çalışmakla geldiğine inanıyor. Ona katılıyorum.” der.