


Okuma Süresi: 6 dakika
Baudrillard’ın Matrix’e de ilham verdiği söylenen kitabı Simulakrlar ve Simulasyon, bir Borges masalı ile başlar. Haritacılık alanında gelişmiş bir imparatorlukta, ülkenin birebir eşit boyutlarına sahip bir harita çizilir. İmparatorluk çöktüğünde ise insanlar, lime lime olan bu haritanın parçalarıyla çöllerde karşılaşırlar. Bu parçalanma ve toprağa dönüş aslında imparatorluğun çöküşünün bir metaforudur. Baudrillard ise bu alegoriyi alıp tersine çevirir. Simülasyonun egemenliğinde insanlar aslında haritanın üzerinde yaşamaktadır ve farkında değillerdir, lime lime olmuş, parçaları görülen şeyler ise toprak parçalarıdır.
Bu alegoriyi daha iyi anlamak için Baudrillard’ın teorisini anlamak, Simulakrlar ve Simulasyon teorisini anlamak için de Platon’un idealar dünyası kavramı ve Saussure'ün göstergebilim yaklaşımlarını bilmek iyi olabilir. Bu yazıda derinlemesine bir tanım yapmayacak olsam da, teoriyi kısaca bir örnek ile açıklamaya çalışacağım. Platon’un idealar dünyası kavramında bir şeyin ideası ve bir de edimsel karşılığı vardır. Gerçeklik idealar alemindeyken, bizim algıladıklarımız bu ideaların birer yansımasıdır. Baudrillard’a göre ise, simülakr, orijinallerin kopyasıdır. Örnek olarak bir süs eşyasını, plastik bir elmayı alalım. Bu plastik elma, orijinali bozulmuş olmakla beraber (yapıldığı malzeme, boyut, parlaklık, renk vs. bakımından) elmayı taklit etmektedir. Biz plastik elmanın plastik olduğunu bildiğimizde ona bir simülakrdır diyebiliriz. Bilmediğimiz, gerçeğin plastik elma olduğunu zannettiğimiz evren de simülasyon evrenidir.
Baudrillard’ın öğretisinde bulunan bir başka şey ise insanın hakikati arayışıdır. Bu hakikat arayışı ile Descartes’deki kesinlik arayışı arasında bir benzerlik kurmayı deneyebiliriz. Descartes, çevresindeki her şeyi sorgulayarak bir “sabit” ortaya çıkarmaya çalışır. Şüphe yoluyla bir şeylerin bilgisinden emin olmaya çalışır. Doğru ve yanlışı ayırt edebilmesini, adımlarını güven içerisinde atabilmesini sağlayabilecek bir kesinlik arar. Her şeyi sorguladıktan sonra önce kendinden emin olur, “düşünüyorum, öyleyse varım.” der. Sonra bu kesinlik arayışında sabitini Tanrı olarak belirler.
Bugün pek çoğumuz bu hakikat ve kesinliği verilerde arıyoruz. Bir iş değiştirirken, firma ile ilgili verileri arıyoruz. Yemek siparişi vermeden önce restoran ile ilgili verilere bakıyoruz. Bir ülke ile ilgili bir yargıya varmadan önce verilere bakıyoruz. Verilerin bu noktada bize sağladığı bir kesinlik duygusu olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Veriler gittikçe genişliyor, gittikçe çoğalıyor. Her konunun ve durumun verisi çıkarılabiliyor. Örneğin ülkelerin gelişmişlik seviyelerini ölçerken bir kriter olarak da elektrik kullanımına bakıyoruz. Bu mantıklı, ölçülebilir, veri olarak sunulabilir. Sonra farklı bir şey de oluyor.
İnsanların ne kadar mutlu olduklarını sorarak rakamlaştırma yoluyla yanıtlar toplayan ve likert bir ölçek ile değerlendirip, buna göre de bir sıralama sunan veriler görüyoruz. İnsanın öznelliği, duygu çeşitliliği, kendine özgülüğü birer rakam olarak toplanıp bir veri haline geliyor. Burada temelde aslında özgün mutluluk diye bir şey olmadığını, herkeste aynı biçimde ve koşullarda yaşandığını bu nedenle rakamla ifade edilebildiğini ve mutluluğun tartışılmaz bir hislenme hali olduğunu kabul ettiğimiz bir duruma geçiyoruz.
Bu durumda da mutluluğun ne olduğuna dair bir sorgu ortadan kalkıyor. Mutluluk var mıdır, sürekli midir, geçici midir, anlık mı yaşanır, herkes tarafından mı yaşanır, aynı şekillerde mi yaşanır gibi sorular veride mevcut değil. Verinin kesinliği artık gerçekliği açıklamak yerine, gerçekliğin kendisi haline geliyor.
Kararlarımızı verilere bakarak alan bizler ise belki o ülkeye taşınma hayali kurmaya başlıyoruz, belki bu yolda kararlar alıyor, fedakarlıklar yapıyoruz. Kararımızı verilerle desteklediğimiz için kendimizden şüphe de etmiyoruz, sonra bu verilerle aldığımız kararların sonucu olarak bir takım deneyimler ve deneyimleri takip eden duygular geliştiriyoruz. Veri ile sarmal bir ilişki içerisinde mutluluk ölçeğine bir rakam da biz veriyoruz.
Descartes’deki “düşünce - şüphe” sarmalı bulunduğumuz yerde “kesinlik-veri” sarmalına dönüyor ve insanın emin olduğu tek şey verinin kendisi oluyor. Veri dünyaya anlam atfediyor, veri olmazsa dünya anlamsız bir yer oluyor.
Verinin ölçüt kriterlerini sorgulamadan kabul ettiğimizde bize yaşattığı kesinlik duygusu, Matrix’te Zion için verilen sarmal mücadeleyi hatırlatıyor. Kesinliğin kendini gerçeklik olarak sunduğunu görmüyoruz. Sürekli simülasyonun içinde var olan ve insanın onu yakalamaya çalıştığı bir şey kesinlik. Neo da bu arayışın sonlarına yaklaşırken Architect’in odasına girdiğinde aslında kendisinin sayısız kez o odaya dönmeye mahkum olan bir bug olduğunu fark ediyor. Simülasyonun her sonu geldiğinde, Neo; Zion için bir tercih yapmak zorunda. Makineler tekrar tekrar yıkıp başlatıyor Zion’u. O zaman Zion, insanin uğrunda mücadele ettiği kesinlik olabilir mi?
Veri de bugün yıkılan gerçekliği tekrar tesis etmenin yoluysa, bu gerçekliğin yeni veriler tarafından her seferinde tekrar yıkıldığını ve tekrar kurulduğunu söyleyebilir miyiz?
Hatta bunu daha da ileri taşıyıp, dünyayı kuran kurucu öğenin artık veri olduğunu söyleyebilir miyiz? Descartes’de Tanrı olan kesinlik öğesi, Aydınlanma Çağında insan, günümüzde de veri olmuş olabilir mi?
Veri o kadar önlenemez şekilde büyümüş ve genişlemiş, hatta yaşadığımız dünyayı kaplamış ve kaplamaya devam ederken, biz de Borges masalındaki gibi verinin oluşturduğu bir harita üzerinde yaşıyor olabilir miyiz?
Ben onun sorusunu yanıtlayamasam da, benim sorumu yanıtsız bırakmayan arkadaşım Yusuf Avcı’ya teşekkür ederim.
Kaynaklar