Telefon : +90 212 275 71 06  
Kimsenin Size Öğretmediği En Önemli Beceri

Kimsenin Size Öğretmediği En Önemli Beceri

Blaise Pascal, 39 yaşında ölmeden önce, başta akışkanlar, geometri ve olasılık olmak üzere fizik ve matematik alanlarında büyük katkılar yaptı.

Ancak bu çalışma yalnızca doğal bilimler alanında çok daha fazlasını etkileyebilirdi. Günümüzde sosyal bilimler başlığı aklında sınıflandırdığımız birçok alan, aslında, onun yardımı sayesinde hayat buldu.

İlginçtir ki, bunların çoğunu, bazıları yirmili yaşlarında olmak üzere, gençlik yıllarında başardı. Bir yetişkin olarak, dini bir deneyimden aldığı ilhamla, felsefe ve teolojiye yönelmeye başladı.

Ölümünden hemen önce, daha sonra Pensées adı altında toplanacak özel düşüncelerinin bölümleri üzerinde tartışıyordu.

Kitap her ne kadar büyük oranda bir matematikçinin bir inanış ve inanç yaşamını seçmesi durumu olsa da, kitap ile ilgili daha ilginç olan şey, insan olmanın ne anlama geldiği konusundaki açıklığı ve sağduyulu tefekkürü. Bu kitap, daha psikoloji resmi bir disiplin olarak kabul edilmeden uzun zaman önce psikolojimizin bir krokisini çıkarıyor.

İçinde alıntı yapmak için yeterince düşündürücü malzeme var ve insan doğasına çeşitli açılardan saldırıyor, ama argümanının çekirdeğini oluşturan en ünlü düşüncelerden biri şu:

“Tüm insanlığın sorunu, insanın bir odanın içinde tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanıyor.”

Pascal'a göre varoluşun sessizliğinden korkuyoruz, sıkıntıdan ürküyoruz ve bunun yerine amaçsız oyalanmalar seçiyoruz, ve duygusal sorunlarımızdan yanlış zihinsel rahatlamalara kaçmaktan kendimizi alamıyoruz.

Kökendeki sorun, yalnızlık sanatını bir türlü öğrenemememiz.

Bağlantıda Olmanın Tehlikeleri

Bugün Pascal’ın mesajı her zamankinden daha fazla yerine oturuyor. Son 100 yılda gerçekleştirilen ilerlemeyi açıklayacak bir sözcük varsa, o da "bağlantı".

Bilgi teknolojileri kültürel yönümüzde belirleyici. Telefondan radyoya TV'den internete birbirimizle bağlantı kuracak, tabiri caizse sürekli erişimde olmamızı sağlayacak çeşitli yollar bulduk.

Kanada'daki ofisimde otururken Skype ile kendimi istediğim her yere götürebiliyorum. Ben dünyanın bir tarafında otururken hızlı bir göz atma ile evde neler olduğunu hala bilebiliyorum.

Bunun tüm avantajlarını vurgulamam gerekmiyor. Ama dezavantajları da ortaya çıkmaya başladı. Gizlilik ve veri toplama hakkındaki mevcut tartışmaların ötesinde, burada belki çok daha zarar verici bir yan etki var.

Artık kendimiz hakkında her şey ile bağlantıda olduğumuz bir dünyada yaşıyoruz.

Pascal’ın bir odada yalnız başımıza oturamamamız ile ilgili gözlemi genel insan durumunu tarif ediyorsa, o zaman sorun, kesinlikle, günümüzdeki mevcut seçeneklerin çokluğu bağlamında ele alınmalıdır.

Buradaki mantık, doğal olarak baştan çıkarıcı. Hiç gerekmiyorsa neden yalnız olalım ki?

Yanıt, asla yalnız olmamakla asla yalnız hissetmemek aynı şey değildir. Daha da kötüsü, yalnızlıkla ne kadar az rahat hissederseniz, kendinizi tanıma ihtimaliniz o kadar azalacaktır. Bu durumda başka şeylere odaklanarak bundan kaşınmak için daha fazla zaman harcayacaksınız. Bu süreçte, sizi özgür kılmaya yönelik aynı teknolojilere daha bağımlı hale geleceksiniz.

Kendimizle barışma sürecinin rahatsızlığından kurtulmak için dünyanın gürültüsünden yararlanmak bu rahatsızlığın ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.

Neredeyse herkes kendisini tanıdığını düşünür. Nasıl hissettiklerini, ne istediklerini ve sorunlarının ne olduğunu bildiklerini düşünür. Ama gerçekte çok az insan bu durumdadır. Ve bunu yapabilenler kendini bilmenin ne kadar değişken bir şey olduğunu ve bu noktaya gelmenin ne kadar süreyle yalnız kalmayı gerektirdiğini söyleyecektir.

Günümüz dünyasında, insanlar, tüm yaşamlarını maskelerinin altındaki çok fazla didiklemeden yaşayabilir; aslında, bir çoğu bunu yapar.

Olduğumuz kişi ile bağlantıyı giderek kaybediyoruz ve bu bir sorun teşkil ediyor.

 

Bir Uyarım Modu olarak Sıkıntı

Temellerimize geri dönersek  ve bu Pascal'ın değindiği bir şeyseyalnızlığa ilişkin isteksizliğimiz gerçekte sıkıntıya olan isteksizliğimizdir.

Bunun merkezinde, TV bağımlılığımızın bizi çok tatmin etmesinin nedeni bizi benzersiz bir şekilde tatmin etmesi değildir, benzer şekilde, avantajlarının dezavantajlarından fazla olması nedeniyle çoğu uyarıcıya bağımlı olmamanız gibi. Bağımlı olduğumuz şey, daha ziyade sıkılmama durumudur.

Hayatımızı sağlıksız bir şekilde kontrol eden hemen her şey, köklerini, hiçbir şeyin hiçliğinden ürktüğümüze dair kavrayışımızda bulun. Yapmak yerine yalnızca olmak fikrini hayal bile edemeyizVe bu nedenle, eğlence arıyoruz, refakat isteriz ve bunlar başarısız olursa daha da ötesinin peşine düşeriz.

Bu hiçlikle hiç yüzleşmemenin kendimizle asla yüzleşmemek olduğu gerçeğini göz ardı ediyoruz. Ve kendimizle asla yüzleşmemek de, çevremizdeki her şeye bu kadar bağlı olmamıza rağmen yalnız ve endişeli hissetmemizin nedenini teşkil ediyor.

Neyse ki bir çözüm var. Bu korkunun bizi ele geçirmesini önlemenin tek yolu  herhangi bir korkuda olduğu gibi  bununla yüzleşmektir. Sıkıntının sizi istediği yere götürmesine izin vermek ve karşınıza her ne getirirse bununla baş etmek, kendinizi tanıma konusuna atılacak gerçek bir adımdır. Bu olduğunda kendinizi düşünürken bulacaksınız, ve bu olduğunda, maskelediğiniz taraflarınızla bağlantıya geçmeyi öğreneceksiniz.

Bunun güzelliği ise, bu ilk engeli aştığınızda, yalnız olmanın çok kötü olmadığını fark edecek olmanız. Sıkıntı kendi uyarımını da beraberinde getirebilir.

Kendinizi sıkıntı ve dinginlik ile çevrelediğinizde, çevrenizle, zorunlu uyarımın izin vermediği bir şekilde yakından bağlantı kuracaksınız. Dünya zenginleşecek, katmanlar soyulmaya başlayacak ve şeyleri gerçekte olduğu gibi, kendi bütünlükleri, kendi çelişkileri ve kendi yabancılıkları içinde göreceksiniz.

Yüzeyde gürültünün çoğunu yapan şeylerin dışında dikkat edebileceğiniz başka şeyler olduğunu da öğreneceksiniz. Sessiz bir odanın sizi bir filmin ya da bir TV programının içine dalma fikri kadar heyecanlandırmaması burada keşfedilecek bi derinlik olmadığı anlamına gelmiyor.

Bazen, bu korkunun yönlendirmesi, özellikle de konu içe bakış, yani düşünceleriniz ve duygularınız, şüpheleriniz ve umutlarınız olduğunda sizi hoşunuza gitmeyen bir yere götürebilir, ama uzun vadede, kendinizi hiç tanımadan bir ömür geçirmekten çok daha keyifli olacaktır.

Sıkıntıyı kucaklamak, özgün olduğunu bilmediğiniz şeylerin içindeki özgünlüğü keşfetmenizi sağlar; bu, dünyayı ilk kez gören koşullandırılmamış bir çocuk olmaya benzer. Ayrıca iç çatışmaların çoğunu çözer.

Çıkarım

Dünya ilerledikçe, kendisiyle bağlantıya geçmemiz için zihnimizin dışına çıkma konusunda bizi teşvik edecek daha fazla uyarım sunar.

Pascal’ın, sıkıntıdaki rahatsızlığın tüm sorunlarımızın kaynağı olduğuna yönelik genelleştirmesi bir abartma olabilir ama tamamen de yersiz değil.

Bizi bu kadar bağlamaya yönelik olan her şey, aynı zamanda bizi yalıtıyor. Dikkatimizi dağıtmakla o kadar meşgulüz ki kendimize yönelmeyi unutuyoruz, bu da dolayısıyla giderek daha yalnız hissetmemize yol açıyor.

İlginç olanı, asıl suçlu özel bir uyarıma olan tutkumuz değil. Asıl suçlu hiçlik korkumuz  sıkılmama durumuna olan bağımlılığımız. Yalnızca "olma"ya karşı içgüdüsel bir isteksizliğimiz var.

Yalnızlığın değerini fark etmeksizin, sıkıntı korkusu ile yüzleşildiğinde, bunu kendi uyarımını sağlayabileceği gerçeğini göz ardı ediyoruz. Ve bununla yüzleşmenin tek yolu zaman ayırmak, her gün ya da her hafta, oturup düşüncelerimiz, duygularımız ile hareketsiz oturmak.

Dünyadaki en eski felsefi bilgeliğin bize tek bir tavsiyesi vardır: Kendinizi bilmek. Ve bunun iyi bir nedeni var.

Kendimizi bilmeden, çevremizdeki dünya ile etkileşim kurmanın sağlıklı bir yolunu bulmak neredeyse imkansızdır. Bunu öğrenmek için zaman ayırmadan, hayatımızın geri kalanını inşa edeceğimiz bir temele sahip olamayız.

Yalnız ve içe dönük olmak kimsenin bize öğretemeyeceği bir beceridir. Bu ironik çünkü bu yapılan şeylerin bir çoğundan daha önemli.

Sıkıntı her şeye çözüm olmayabilir ama kesinlikle bir başlangıç noktasıdır.


Yazının orijinali için tıklayınız.